Yaşamını birşey beklemeden yaşayacaksın.
Ne çok şey beklediğini biliyorsun;
gene, bekleyeceksin onları (elinde değil bu); ama beklentilerinin ne ifade ettiklerini,
ne anlama geldiklerini —beklediğin, beklediklerin de, birgün tutup gelirlerse, onların da ne ifade edeceklerini, ne anlama geleceklerini—
bilerek yaşayacaksın.
Ne beklediğini bilerek —ama, beklemeden—yaşayacaksın : en çok beklediğinin de, gelse bile birgün, hiçbir zaman beklediğin anlamda gelmeyeceğini bilerek...
Yaşamın bir bekleme olacak —ama,
beklemeden yaşayacaksın.
Hiçbir zaman o trenlerden birine binmeye cesaret edemedim. Oysa sen binmiştin. Böylece kendini benden ve içine saklandığım hayattan kurtardın. Mutluluğu beceremesen de denemekten korkmadın. Ben hayatın hayalini kurmakla avundum, sense bizzat yaşadın.
Dönebilmek mutlu olmaya yetmiyor. Bazen en çok başımızı soktuğumuz çatılar acı veriyor, çevremizdekiler yalnız bırakıyor. Çok şey kaybettiğini sanıp beyhude kederlenme. Bizim riyakar kalabalığımızın sesi, ancak senin gibi uzaktakilere hoş geliyor.