Geçen yıl ağır yalnızlık hissiyle savaşırken insanın kalabalıklar içinde nasıl da sağır edici bir gürültüye maruz kaldığından dem vurmuştum. Şimdi Babadağ’ın eteklerinde esen rüzgârın serin ve telaşsız ritmine bırakırken kendimi, zihnimde yepyeni bir pencere aralanıyor. Hayatın zorunlu koşturmacalarından, mesailerden, rutinlerden tamamen sıyrıldığımız geniş zamanlarda insan gökyüzünün sonsuzluğuyla beraber karşısındakinin içini de çok daha berrak görebiliyor. Hani kelimelerin gürültüden sıyrılıp hakiki bir anlama dönüştüğü ince bir çizgi vardır ya. İşte muhabbet tam da sınırda başlıyor.
Muhabbet yalnızlıktan kaçmak için uydurduğumuz geçici oyalanmalardan çok farklı. Oyalanmak içimizdeki boşluğu ne pahasına olursa olsun doldurma telaşıyken, muhabbet aynı boşluğu iki kişiyle, omuz omuza seyredebilme cesaretidir aslında. Gerçek bir sohbetin içinde sessizliği bastırmak için sarf edilen sahte kelimelere hiç yer kalmıyor. Karşındakinin gözünün içine bakarak edilen sahici iki çift laf, insanın kendi içindeki görünmez cepheleri bir süreliğine de olsa ateşkese zorluyor.
Bilirsiniz ki en derin muhabbetler insanın kendi yalnızlığıyla barıştığı anlarda filizleniyor. Kendiyle kalmayı öğrenememiş birinin bir başkasına sunabileceği yegâne armağan kendi gürültüsü oluyor genelde. Fakat Babadağ’ın ulu ve göğe uzanan sessizliğinde, insanın kendi iç sesini duyabildiği bir yerde edilen sohbet, iki ruhun birbirine dolaysız temasına dönüşüyor. Bir düşünceyi, bir anıyı ya da anlık bir hissi karşındakine usulca bırakmak ve bir başka kalpte yankı bulduğunu görmek gerçekten paha biçilemez. Artık esas mesele yalnızlığı yenmekten ziyade beraberce paylaşılabilir, yaşanabilir kılmaya evriliyor.
Yalnızlık kendimizi duyamayacak kadar büyük bir gürültünün içinde kaybolmaksa, muhabbet tüm