“Kazanmak için kaybetmek zorundasın.” Annem bu fikre çok inanırdı. İnsanlar hep bedelini ödemeden kazanç elde etmeye çalışırdı. Bu resmen hırsızlıktı. Eğer sen kazandıysan, demek ki bir yerlerde başkası da kaybetmişti. Mutluluk bile başkalarının talihsizliği üzerine kuruluydu. Annem genelde böyle konuşur, bunu evrenin kanunlarından sayardı.
Uğrunda savaştığımız davalar, savaş alanında, işkence odasında, batmakta olan bir gemide hep unutuluveriyordu, çünkü beden şişip büyüyerek tüm evreni kaplıyordu; korkudan çarpılmadığınız ya da acı içinde haykırmadığınız durumlarda bile, yaşam her an açlığa, soğuğa, uykusuzluğa, mide buruntusuna ya da diş ağrısına karşı verilen bir savaşımdı.
Kimi kez, durup dururken, ne kadar önemsiz, aptalca şeyler insanın yaşamında aniden önem kazanıveriyor. Eskiden olduğu gibi yine gülersin onlara, boş ve aptalca olduğunu bilirsin ama yine de durmaya gücün olmadığını hisseder ve gidersin.
Aslına bakarsanız şimdi olanla geçmişte olan arasında ne fark var? Aradan yine bir süre, diyelim iki yüz, üç yüz yıl geçtikten sonra, bizim şimdi yaşadığımız şu hayattan da aynı ürküntüyle, küçümseyişle söz edecekler. Bugüne ilişkin her şey kaba, dayanılmaz, bayağı ve çirkin görünecek. Oh, yaşam ne güzel olacak o zaman!