"Ya Rabbi! O nihâyetsiz yolun yolcusu, ilim sâhiblerinin reisi, bu göz ile görülemeyen, akıl ile varılamayan gizli sırların menbal, insanların anlayamadığı, ancak senin bildiğin büyüklüğün sâhibi, köpüren, dalgalanan ma'nâlar deryâsı, maddesizlik, mekânsızlık âleminin reisi, nürları ile Hindistan'ı aydınlatan, Serhend şehrini, Mûsâ aleyhisselâma Allahü tâlânın kelâmı geldiği şerefli vâdi gibi yapan Muhammed aleyhisselâmın dininin büyüklüğünün vesikası, keskin görüşlüler meclisinin ışığı, dini bütün olanlar ordusunun kumandanı, düşünülemeyen yüksekliklere erişen, izinde gidenleri de oraya çeken Ahmed Fârük'nin gözlerinin nûru hürmetine beni afvet!
Yüzümün karasına bakma! Kendime çok zulm ettim. Sayısız kabahatler yaptım. Verdiğim sözü hiç tutmadımsa da, senin arv ve merhamet denizinin sonsuzluğunu düşunerek, rahat ediyorum. Yalnız senin ihsânına güveniyorum. Çünkü: "Ben afv ediciyim" buyuruyorsun."
Urvet-ül Vüska Muhammed Ma'süm
“Vigdis Hjorth okurken ailenin gölgesi insanın içine kadar işliyor.”
Aile… Güven duygusunun kaynağı mı, yoksa en derin yaraların başlangıcı mı?
Vigdis Hjorth’un iki romanı bu sorunun tam kalbine dokunuyor:
📖 Miras (Arv og miljø) Miras :
Bir miras kavgasıyla açılan kapı, yıllardır saklanan acıların ve suskunlukların ortaya saçıldığı bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Mirasın sadece mal değil, aynı zamanda travma ve sessizlik olduğunu fark ediyoruz.
📖 Annem Öldü Mü? (Er mor død) Annem Öldü mü :
Anne-kız ilişkisini merkeze alan bu romanda, yokluğun ve uzaklığın açtığı boşluklar büyüyor. Geçmişten kaçışın aslında mümkün olmadığını hissediyoruz.
Her iki kitap da aynı evrenden besleniyor; biri kardeşler, diğeri anne üzerinden aynı temayı işliyor: geçmişle yüzleşmek.
Ve soruyor:
👉 Aile gerçekten kim olduğumuzu mu anlatır, yoksa kim olmak istemediğimizi mi?