Pintisin oğlum sen. Nekes, cimri, eli sıkı. Cebinde akrep mi var? Seni ateşe vursak duman vermezsin! Hatta bununla yetinmez, şişeyi dışından yalarsın! Şu Türkçenin ifade zenginliğine bayılıyorum yahu!
Bu madalyadan bir roman çıkar mı? Neden olmasın? En küçük bir ayrıntı hayatın bütününü, hiç olmazsa hayatın birtakım gerçeklerini haykırabilir. Ufak bir hareket evrensel hareketin şifresini çözebilir. Muamma diye bir şey yoktur. Muamma dediğimiz olgu, bakış açımızdaki yetersizliğin ifâdesidir. Gerçek gözle, yâni kalp gözüyle Allah'ı bile görebiliriz. Samanyoluna en uzaktaki galaksi, bize en yakın atom parçacığının özdeşidir. Keza uzaklık diye bir kavram yoktur. Uzaklık olmayınca yakınlığın da bir anlamı kalmaz. Büyük patlamanın ardından sürekli genişleyen, bu genişlemeyle birlikte büzülmeye meyleden kâinat bütünlüğe gebedir. Zaten bu dağınıklığı doğuran da aynı bütünlük değil miydi? Tavuk mu yumurtadan çıkar, yoksa yumurta mı tavuktan?
Lisede gençlik örgütlerine yazıldım. Ders çıkışı yoldaşlarımla kıyıda köşede buluşur, kırıp dökerek vatan kurtarmaya çalışırdık. O günleri bilmeyenler şunu sorabilirler: Ortada kurtarılması gereken bir vatan var mıydı? Evet, vardı. Sağcılarla solcuların müşterek ülküsü bağımsız Türkiye'ydi. Bu uğurda kanını akıtmış her nesildaşımı, ayrım gözetmeksizin saygıyla anıyorum. Sağdan ve soldan idam edilen, yahut suikasta kurban giden her vatan evladı eyleminde samimiydi. İçimizdeki goygoycu ajanların ve bizleri sırça köşklerinden yönlendiren karanlık adamların yeri ayıdır. Onlarla mahşerde görülecek hesabımız var. Cihan iki kutba ayrışmıştı. Muazzam ve ironik bir oyundu bu: Özgür dünyayla demir perdenin çekişmesi! Biz de inanmıştık. Fakat ülkemizi ne Amerika'nın uşağı yapmak istiyorduk ne de Sovyet'lerin uydusu. Biz üç kıtaya hükmetmiş Osmanlı'nın torunlarıydık. Tarih düşmanı solcular bile içten içe aynı gururu biz dogmatik sağcılarla paylaşıyorlardı. İşte bu sebepten hepimiz bağımsızlık düşüncesinde samimiydik. Şimdiki eğlence düşkünü gençliğin çoğunluğu gibi vurdumduymaz değildik. İdealist olsun, taştan olsun. Hepimiz ciddi kitaplar okurduk. Ama kolay aldanırdık. Sömürü düzenini yok etmeyi başaramadık.. Fakat karanlıklar prensine direnme erkesine mâlik yegâne güç olduğumuzu kanıtladık. Türkiye, her zaman Türkiye'dir.
"Niçin bir roman yazmak istiyorsunuz?"
"Basit... Kendimi işe yarar biri hissetmek için. Kendim için. Yaşadıklarımı başkalarıyla paylaşmak.. yaşayabileceklerimi yaşamış gibi göstererek tatmin olabilmek için."
Fuat kaçamak bir cevap vermişti. Fakat başka ne diyebilirdim ki? Gerçeği söylesem beni anlar mı? Soyları, görevleri ve bağlantıları şâibeli yazarlar memleketi istila etmiş bulunuyor. İçlerinde cümle ve hayal kurmasını bilmeyenler bilem var. Yazarlık ciddiye alınması gereken bir uğraştır. Öyle turşu yahut saat kurmaya benzemez. Bilhassa roman kurgu sanatıdır. Ne var ki el üstünde tutulanlar gayrı ciddi kalemler. Sûreti haktan görünerek milletin dimağını iğfâl ve ifsat ediyorlar. Çok sattırılan romanlar kulvarında halim selim yazarlara yer bırakmıyorlar. Ve bunu öyle büyük bir ciddiyetle yapıyorlar ki... Noel, pardon, Nobel almaları işten bile değil. Kapalı kapılar ardında verilen hümanist kararlara bakar. Onlarla mücadele etmek vatan borcu. Gerçi ben borcumu iyi kötü, on sekiz ay askerlik yaparak ödedim. Ot yoldum, patates doğradım, kabadan ve koldan iki aşı yedim, usta birliğinde bin kişilik er ve erbaş kadrosunun bulaşığını yıkadım. Saçlarım uzun olduğu için inzibatlara yakalandm da çarşı iznimi tuvalet temizleyerek geçirdim. Yetmez mi? Hayır, yetmez.