daha sık sözümü kesmelisiniz; sizinle konuşurken, size her şeyi, her şeyi anlatmak istiyorum çünkü. hiçbir tarzım yok. hatta sadece tarzım da değil, hiçbir yeteneğim olmadığını da kabul ederim. bunu böylece bilin. dahası hiçbir yeteneği de umursamıyorum. donakalmış gibiyim artık. sebebini de biliyorsunuz. kafamda tek bir insani düşünce kalmadı. uzun süredir dünyada, rusya'da veya burada neler olup bittiğini bilmiyorum. geçenlerde dresden'den geçtim, ama nasıl bir yer olduğunu hatırlamıyorum bile. beni neyin böyle tükettiğini çok iyi biliyorsunuz. gözünüzde bir hiç olduğumdan ve umut dahi besleyemeyeceğimden açık konuşuyorum: her yerde siz varsınız, geri kalanı umrumda değil. sizi nasıl, neden sevdiğimi bilmiyorum. yüzünüzün güzel olup olmadığını bile bilmiyorum, düşünebiliyor musunuz?
hemen kalkıp bavullarımı hazırladım. biliyorum, içimdeki o küçük umut kıvılcımına karşın, bu kaçış hiçbir seyi çözümlemiyordu gerçekte. ama insanların birer uyurgezer olarak dolaştığı, cellâtları çocuklarının sütüyle beslediği, kurtuluşlarını gerçekleştirmek için küçük parmaklarını oynatmak istemedikleri bir ülkede yapılacak tek şey, insanın kendi paçasını kurtarması, başka bir deyişle o ülkeden tası tarağı toplayıp kaçmasıdır, diye düşünüyordum.
sokağı düşündü. yapayalnız dolaşırdı bu kaldırımlarda. güzel miydi bu kentin sokakları? adamın ilk sorusu bu olmuştu. "bilmiyorum." herhangi bir sokak işe. üstüne, binlerce, milyonlarca bunalmış, ya da insandan yana her şeyi bir yana koymuş, ne yaptıklarını bilmeyenlerin dolaşıp durdukları sokaklardan biri. milyonlara karşı yalnızlığını duyarak geçerdi bu kaldırımlardan. akıp giden insan seli içinde göz tanışıklığı olduğu kimseler vardı. onlar da kendisi gibi amaçsız dolaşıp dururlardı kaldırımlarda.