Aklımızın verileri nasıl birleştireceğini, hangi deneyimleri kendi hikâyemize dahil edip edemeyeceğini "ben" dediğimiz o iç benlik sınırlarını oluşturan inançlarımız belirler. "Ben' sınırlarımız çok dar ve katı ise yeni bilgileri ve deneyimleri bu dar hikâye içinde birleştirmek de zorlaşır. Ben tanımı genişledikçe, inanlar ve kabuller esnetilip daha kucaklayıcı hale getirildikçe; anlayış, kavrayış ve olmayana ergi yeteneklerimizde ciddi bir genişleme görülür.
Çok az insan okuryazar olduktan, aklı başına geldikten sonra bir durup da inançlarının kökenlerini araştırmaya, doğruyla yanlışı ayırt edip kendi inancına dair incelikli sorgulamalara girmeye cesaret edebilir. Bu zordur çünkü "hayatınızın anlamını anlatan temel zemininizle" oynamanızı gerektirir. Böyle bir cesaret hamlesi muhtelif sıkıntılara gebedir ve o nedenle çok seçilen bir yol değildir.
Belirli dini inançlara gönülden bağlı olan insanlar, en saf haliyle, diğer insanların da o inanç sistemine mensup olmalarını arzu ederler. Onun için en saf ve doğru gerçekliği kendi inancı temsil ettiği için, diğer tüm insanları bir yanılgı içinde görme ve onları doğru yola davet etme" konusunda çoğu dindar kişi naif ve iyi niyetli bir istek duyar. Bu isteğin temelinde, kendi inancının tek doğru yol olduğuna ve diğer insanların bilmeden "yanlış yolda" ömür tükettiklerine dair oldukça güçlü bir kanı yatar. Zaten kurumsal dinî inançların en önemli sonuçlarından biri de bu grup aidiyeti" dediğimiz birliktelik hissini, "biz ve ötekiler" algısını pekiştirmesidir. Ancak durum her zaman bu iyi niyet düzeyinde kalmaz. Dindar kişinin davranışları sıklıkla bu iyi niyetli ve saf isteğin sınırlarını aşarak diğer inanç gruplarına ait olan yahut inançsız olduğunu beyan eden insanların düşüncelerine itiraz ve müdahale alanına girer.
Hayatta olmak demek iniş çıkışlar yaşamak, dengesizlikler içinde denge bulmak demektir. Her şeyi dengeli bir hayat bize göre değildir ve ölümle eş değerdir.