Neredeyse dört ay geçmiş. Bahçenin ortasında duruyorum, artık bahar. Tuhaf, diye düşünüyorum, babam yok ama bahar geldi. Güllere, güller, sahibiniz yok, ama siz açmaya devam edin dedim mi? Kiraz ağaçlarına, babam yok ama üzülmeyin, gücünüz yettiğince çiçek açıp meyve verin dedim mi? Gelecekte filizlenip meyve verecek olanın köklerine, sizinle ilgilenen kişi artık yok ama korkmayın, gökyüzünün bahçıvanı hepimizi gözetlemiyor mu dedim mi?
Bu acının bedenimdeki yerini tespit etmeye çalışıyorum, kaynağı tam olarak neresi? Şimdi göğsümün derinliklerinde, diyaframın olduğu yerde, beni boğuyor, nefes almamı engelliyor. Aslında bu göçebe bir ağrı. Şimdi yukarıda, boğazımda, ağlama merkezinin oralarda bir yerde. Şu anda hamur kıvamında, tam pişmemiş ekmek gibi, yutması zor.
İşitilen şey, görülen şeyden daha dehşet verici olabiliyor sanki. Sadece sözcükler ölüm gerçeğini kesinleştirebilir. Biri "o öldü" demediği sürece hâlâ bir umut vardır.
Yokluk aslında tüm dünya kültürlerinde babaların bir özelliği değil midir? Onlar ya cephededir ya hapishanede, ya altın postun peşindedir ya da adalarda perilerle eğlenirler, ya ev dönüşü fırtınaya yakalanırlar ya da dünyanın meyhanelerinde takılırlar, ya bir yerlerde gurbet ellerde para kazanırlar ya da sadece canları eve gelmek istemez...