Elif Şafak denince çoğu kişinin aklına romanları gelir. Ben de daha önce Aşk, İskender, Havva’nın Üç Kızı ve başka birkaç kitabını okumuş biri olarak onun kurgu dünyasına aşinaydım. Ancak Firarperest, yazarın romanlarından oldukça farklı bir yerde duruyor. Bu kitap bir roman değil; denemelerden oluşan, okuru olayların değil düşüncelerin peşinden sürükleyen bir eser.
Firarperest ile ilk kez Mardin’de tanıştım. Ailemden ilk kez bu kadar uzun süre ayrı kaldığım, yalnızlığın ne demek olduğunu daha derinden hissettiğim bir dönemde okudum. Kitaptan çok etkilenmiştim. O yıllarda bu etkinin büyük kısmını bulunduğum şehre, yaşadığım yalnızlığa ve hayatımdaki değişime bağlamıştım. Fakat yıllar sonra memleketime, ailemin yanına döndüğümde kitabı yeniden okudum ve yine aynı şekilde etkilendim. Böylece anladım ki beni etkileyen yalnızca o dönemin şartları değilmiş; kitabın kendisinde de güçlü bir taraf varmış.
Kitabın en dikkat çekici yanı, okura sürekli düşünme alanı açması. Elif Şafak, kimlikten aidiyete, yalnızlıktan özgürlüğe kadar pek çok konu üzerine düşüncelerini paylaşırken okurun da kendi hayatına dönüp bakmasını sağlıyor. Bu yüzden kitapta herkes kendinden bir şeyler bulabilir. Özellikle kadınların, toplumsal roller, bireysel özgürlük ve kendini var etme çabası gibi konularda kitaba daha yakın hissedebileceğini düşünüyorum.
Elif Şafak’ın yazım dilini her zaman sevmişimdir ancak deneme türünde bu yönünü daha güçlü buluyorum. Dili zaman zaman ağır sayılabilecek kadar yoğun olsa da bana göre bu, kitabın en güçlü yanlarından biri. Cümleleri hızlıca okunup geçilmiyor; insanı durduruyor, düşündürüyor ve bazı satırların altını çizme isteği uyandırıyor. Bu nedenle romanlarından aldığım keyiften farklı ama en az onun kadar güçlü bir okuma deneyimi yaşadım.
Elif Şafak,