Bugün kızlarla buluşmak için kafeye girdim. Daha oturur oturmaz, hiçbir şey bilmiyor olmalarına rağmen "Bu ne hâl?" demeye başladılar. Ben her şeyi içimde yaşayıp belli etmediğimi sanarken, meğer sevdiklerim en ufak değişikliğimi bile fark ediyormuş. Ne kadar gülüp geçiştirmeye çalışsam da peşimi bırakmadılar. "Kesin bir şey var. Bir haftada bu kadar zayıflaman normal değil, enerjin de yok. Senin bırak 32 dişini göstermeyi, dudağın bile kıpırdamıyor." dediler. 😅 İnsan bazen hiçbir şey anlatmasa da en yakınları gözlerinden okuyor. Allah'ım, sevdiklerimi başımdan eksik etme. Onlar olmasa ne yapardım bilmiyorum. 🤍
'İNCİ' Bana bunu yapma demiştim...
66. BÖLÜM ✨️Serkan✨️ Sert ellerimin arasında tuttuğum yüzü, dünyanın en nadide ipeğinden bile daha yumuşaktı. Teninin sıcaklığı avuçlarımdan kalbime sızarken, o yeşil gözler... Parmaklarındaki pırlanta tektaş gibi ışıldayan o yeşil derinliklerde, daha önce görmediğim bir şeffaflık vardı. Orada sadece sevgi yoktu; sarsılmaz bir sadakat ve ruhunu önüme seren bir aşk vardı. Artık her zamanki dik duruşu, güçlü görünme çabası yoktu. Geçmişin o ağır kamburu, geleceğin belirsiz korkuları ve ruhunun en ince kırılganlıklarıyla duruyordu karşımda. Gizlemeden, saklamadan en mahrem yaralarını bile iyileştirmem için tüm çıplaklığıyla önüme sermişti. İleriye götürmemi istemiyordu, ona yardım etmeliydim ve kendimi dizginlemeliydim, ona karşı duyduğum bu tutku, onu sarıp sarmalama hissi ve her bir zerresini hissetme arzusuyla yansam da İnci'yi anlayabiliyordum, zorlamadan, korkutmadan sabırla ilerlemeliydim. Ben böyle yaptıkça o zaten bir adım daha atıyordu bana, bu ilişkiyi bir adım daha öteye taşımama izin veriyordu bana... "Dışarıya bakmak ister misin?" diye fısıldadım. Sesim, içimde kükreyen arzuyla çatallanmış, nefesim kesilmişti. Beni öpmenin etkisiyle yanakları al al olmuş, göğsü hızla inip kalkmaya başlamıştı. Teklifimle birlikte, yeşil deryada bir anlık korku kıvılcımı çaktı. "Güven bana," dedim sesimi en kadife tonuna bürüyerek. "Gördüğün manzara, içindeki tüm korkuları dağıtacak." Başını hafifçe salladı, bakışlarını gözlerime mühürledi ve büyülü cümleyi kurdu: "Güveniyorum sana." Bu iki kelime, kulaklarımda "seni seviyorum" dan çok daha görkemli bir melodi gibi yankılandı. Çünkü İnci için sevmek bir ihtimal, ama güvenmek bir mucizeydi. Geçmişin gölgesinde sevmiş ama hiç güvenememişti; ne kendine ne de karşısındakine. Şimdiyse güveniyordu bana ve
1000Kitap
Reklam
İnceleme Değil, İncinme: 8Kitap 8Karakter, Ben Tek
Bölüm 1 - Dünyanın Ortasında Toplananlar Ekvator çizgisinin geçtiği yerde, Ciudad Mitad del Mundo (Dünya'nın Ortası) geceleri bambaşka bir sessizliğe bürünüyordu. Gündüz turistlerin, fotoğrafların ve rehber seslerinin doldurduğu alan, gece olduğunda sanki kendi varlığını geri çekiyor, geriye yalnızca taş ve boşluk kalıyordu. Anıtın önündeki merdivenler bu boşluğun en görünür yeriydi. Bu merdivenlerde oturanlar sıradan insanlar değildi. Her biri farklı bir romanın içinden çıkıp gelmişti ve her biri kendi zamanını geride bırakmıştı. En üst basamakta Meursault bulunuyordu. Yabancı adlı eserin bu karakteri, Albert Camus’un anlattığı dünyadan kopmuş gibi değil, o dünyayı hiçbir zaman tam olarak kabul etmemiş gibi duruyordu. Biraz aşağıda Yeraltı Adamı vardı. Yeraltından Notlar içindeki bu figür, Fyodor Dostoyevski’nin dünyasından çıkmış ama oradan tamamen ayrılmamıştı, hala kendi zihniyle çatışıyordu. C. Aylak Adam içinden gelen bir başka yalnızlıktı. Yusuf Atılgan’ın karakteri dünyaya karşı mesafesini bir tavır gibi taşımıyordu, daha çok doğal bir uzaklık gibi yaşıyordu. Selim Işık ise Tutunamayanlar dünyasının merkezindeki kırılmayı taşıyordu. Oğuz Atay’ın kurduğu o iç ses, burada bir beden haline gelmişti. Alt basamaklarda Raif Efendi ve Kemal vardı. Biri Kürk Mantolu Madonna içinde sessiz bir aşkın taşıyıcısıydı, diğeri Masumiyet Müzesi içinde hatırayı nesneye dönüştüren bir hafızaydı. Daha aşağıda Raskolnikov ve Ömer yer alıyordu. Suç ve Ceza ve İçimizdeki Şeytan üzerinden gelen bu iki karakter, düşünce ile eylem arasındaki gerilimi temsil ediyordu. Merdivenlerin orta kısmında Ravi, gölgede Hiç ve en alt basamakta Münzevi vardı. Ben ise merdivenlerin başlangıcında, bu yapının hem dışında hem içinde duruyordum. Bu düzen, aslında bir karşılaşmadan çok bir
Aşk
Aşk Karşıdakini kusursuz görmek. Hiç kalp kırmaz kötü söz söylemez hiç günah işlemez. Sanki bembeyaz bir sayfadır da üstünde tek bir siyah nokta yoktur. Halbuki kusurludur insan ama az ama çok ama bir kere olmuştur ama bin kere. Kusursuzluk Allah ‘ a aittir ona yakıştırılabilir sadece. Öyle ki AŞKta sadece ona duyulur. İnsanın insana hissettiği bu yanılgı halisünasyondur. Yoğun duygu halinin yarattığı kusurları görmeyi engelleyen bir hal. Bunun etkisi geçince ortaya çıkan şey gerçektir, sevgi. Sevmek, işte insanın insana duyduğu o gerçek hissin tam adı. Allah ın bize lütfu.
SELİM GÜRBÜZER KİTAPLARI-KDY
ÖLÜM BİR “MİHRİBAN” SELİM GÜRBÜZER Sarı saçlarını deli gönlüme Bağlamışım çözülmüyor Mihriban Mihriban Ayrılıktan zor belleme ölümü Görmeyince sezilmiyor Mihriban Sevdiğim Mihriban Yar değince kalem elden düşüyor Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor Lambada titreyen alev üşüyor Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban Tabiplerde ilaç yoktur yarama Aşk değince ötesini arama Her nesnenin bir bitimi var ama Aşka hudut çizilmiyor Mihriban Sevdiğim Mihriban Evet, aşka hudut çizilmiyor. Nasıl çizilsin, öyle bir aşktır ki bu; -Mecnun 'Leyla Leyla' diye çöle düştüğünde ilahi aşkta bulur kendini. -Necip Fazıl aynaya ‘Hani ya kendim” diye sorduğunda tıpkı bir askerin komutanı karşısında oku sadakta elde kemendiyle emrine amade esas duruşta beklediği gibi ‘Benim Efendim’ dediği Abdülhakim Arvasi’ye bend etmiş halde bulur kendini. -Muhsin Yazıcıoğlu kuyu gölgesi üşüdüğü Yusufiye’den “Sonsuzluğa ulaşmak istiyorum” diye ötelere kanatlandığında kar beyaz toprağın bağrına düşüp sonsuzluk kervanında bulur kendini. -Abdurrahim Karakoç ise lambanın titreyen alevinde üşürcesine “Sevgi yetmiyor” diyerek kendini aşkın gözyaşı mihrabında bulur. Belli ki bu üşüme bildiğimiz cinsten üşümek değil. Bu üşüme halini iki güzel insanın hal ve ahvalinden ancak çözebiliyoruz. İşte o iki güzel adam Muhsin Yazıcıoğlu ve Abdurrahim Karakoç’tan başkası değil elbet. Üşüme hadisesinin en yoğun yaşandığı Kahramanmaraş adına yakışır bir şekilde, nasıl ki 80 yıl öncesinde Karakoç’u Mihriban’ca kendi toprak basar kucağında sarıp sarmalamışsa, Muhsin Yazıcıoğlu’nu da tarihler 2009 Martını gösterdiğinde bu kez o en soğuk kış ayazında Keş dağlarında kar beyazca sarıp sarmalayacaktır. Öyle anlaşılıyor ki; Karakoç’a Kahramanmaraş
Bazen durup dururken aklıma düşüyorsun İstanbul. Ne bir fotoğrafın görüyorum ne de senden bahseden oluyor; yine de bir yerden çıkıp geliyorsun işte. Gariptir, insan bir şehri değil de bir ruhu özleyebilirmiş. Sende bıraktığım şey nedir, senden bana kalan nedir, ben de bilmiyorum. Sana dair hatırladığım şeyler manzaralar değil artık. Daha ziyade bir hissin kendisi... Akşam üstü Haydarpaşa'ya akseden o mahzun hali, denizin üstünde gezinen o eski zaman sessizliği, sokak aralarına sinmiş o vakur hava... Sanki her köşende başka bir asrın hatırası vardı. İnsan yürümüyor da bir hâtıranın içinden geçiyor gibi oluyordu. Şimdi adını işitince içimde tarif edemediğim bir iştiyak uyanıyor. Kavuşmak mı isterim, yoksa yalnızca seni hatırlamayı mı severim, onu da bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu: Bazı sevgiler insana ait değildir. Bazı sevgiler bir şehre, bir devre, bir ruha duyulur. Sen de benim nazarımda biraz öylesin İstanbul. Uzaklaştıkça silinmedin; bilakis daha derin, daha müphem, daha aziz bir hâl aldın. Ve ben bugün bir kez daha Yahya Kemal'i anladım: "Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta, Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta. Birdenbire mes'ûdum işitmek hevesiyle Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle."
Reklam
Reklam