Reşat Nuri Güntekin’in "Akşam Güneşi" sadece bir imkansız aşk hikayesi değil, aynı zamanda çok güçlü bir psikolojik portre.
Kitap, adaya yeni gelen bir doktorun gözünden, herkes tarafından sevilen çiftlik sahibi Nazmi’yi anlatarak başlıyor. Bir gece Nazmi doktora içini döküyor ve biz romanın yarısına kadar onun fırtınalı geçmişini, çapkınlıklarını, subaylık yıllarını dinliyoruz.
Ama o gamsız, hareketli adamın derinlerinde bambaşka bir hüzün var. Ne kadar amcası onu üstüne titreyerek büyütmüş olsa da; Nazmi anne babasız büyümenin getirdiği o ilk şefkatsizlik hissini, kalbinin bir köşesinden asla söküp atamamış bir adam.
Geçirdiği kalp hastalığı yüzünden mecburen durulup çiftliğe yerleştiğinde ve amcasının kızı Şükran’la evlenip sakin bir hayat kurduğunda her şey bitti sanıyor. Tam bu sırada hayatlarına amcasının torunu Jülide giriyor. Jülide öyle hayat dolu, öyle şen şakrak bir kız ki... Nazmi ondan ilk başta nefret etse de aslında onda kendi gençliğini, tam on yıl önceki o ele avuca sığmaz halini görüyor.
İşte her şey o zaman tepetaklak oluyor. Nazmi’nin Jülide’ye çekilmesi sadece bir aşk değil; ömrünün son demlerinde elinden kayıp giden hayata duyduğu o korkunç özlem aslında.
Reşat Nuri, ne aile bağlarını incitmek isteyen ne de kalbini susturabilen iki insanın çaresizliğini o kadar naif işlemiş ki...
Son sayfalarda, Nazmi'nin ömrünün son demlerinde doğan o akşam güneşinin hüzünlü ve buruk sıcaklığını siz de içinizde hissediyorsunuz.