Elem geçer dedik amma hakikât öyle değil
Zevâli yok gâm-ı aşkın bu mihnet öyle değil
Hudûtsuz düvel olmaz fakat senin hüsnün
Hudûda sığmıyor aslâ bu devlet öyle değil
Olur mu hiç gîrân ey ser piyâle nûş-i cemâl
Humârı olmaz o câmın o işret öyle değil
Kopunca bir teli bağlansa da düğümlü kalır
Dokunma gönlüme şart-ı muhabbet öyle değil
Zamân gelir bıkılır mâhlardan Ey Mûhyî
Fakat o mihre doyulmaz o âfet öyle değil
Muhyiddin Raif Yengin
Şiir, Süreya için bir başarı nesnesi de değildir, o daha çok bir varoluş frekansı oluşturmuştur şiirle: "Şiirde başarı kazanmayı hiç düşünmedim. Aslında hiçbir konuda başarı kazanmayı düşünmedim. Şiir ne benim için? Dramım, açmazım, kurtuluşum, batağım, sevgilim, babam, gözaltım ve kendimi hiçlemeyi bilişim.. Daha önemlisi, yazgım olarak da görüyorum onu." (s.120-121)
Dilin insana sağladığı imkân belki de yeryüzü hikâyesinin omurgasını oluşturur. Varlığın görünür kılındığı nokta dil ile temas ettiği noktadır. İçimizdeki bütün duygular da bu gerçekliğin sınırları içinde kendine bir yer bulurlar. "Şiir duygularla değil sözcüklerle yazılır." (s.112) derken Süreya, dilin şiirle buluştuğu zirveye atıf yapar. Duygular her ne kadar insanı harekete geçiren temel saiklerin en kuvvetlisi olsa da şiir devreye girince dilin vazgeçilmezliği bir adım öne çıkar. O sebepten Cemal Süreya açık ve net bir ifadeyle şu cümleleri kurar: "Şiir dil işidir. Dilde yangınlar yaratmak sanatı." (s.123)