Tarihçilik; devletin tarihçiliği ve halkın tarihçiliği olarak ikiye ayrılır. Birincisi resmi belgelere, ikincisi otobiyografilere dayanır.
Devletin Tarihçiliği (dikey): Resmi belgelere, fermanlara, sicillere, diplomatik yazışmalara ve devlet arşivlerine dayanır. Yapısal, kurumsal ve makro düzeyde muazzam bir veri sunar. Devlet mekanizmasının işleyişini, yasaları, vergi sistemlerini ve büyük kitlesel hareketleri burası olmadan anlamak imkansızdır. Tamamen iktidarın diliyle konuşur. Resmi belgelerde sıradan insan sadece bir sayıdan, vergi mükellefinden, askerden ya da bir "suçludan" ibarettir; onun sesi duyulmaz. En önemlisi, devletler kendi başarısızlıklarını, zulümlerini veya iç krizlerini arşiv metinlerinde meşrulaştırarak ya da tamamen gizleyerek aktarma eğilimindedir.
Halkın Tarihçiliği (yatay): Otobiyografilere, günlüklere, mektuplara, mecmualara ve kişisel hatıratlara (modern literatürdeki adıyla ego-dokümanlara) dayanır. Resmi tarihin soğuk ve bürokratik rakamlarına et ve kemik kazandırır. Bir kıtlık dönemini devletin vergi dökümünden okumak ile o sırada evinde çocuklarına yiyecek bulamayan bir babanın günlüğünden okumak bambaşkadır. Bize dönemin zihniyet dünyasını, korkularını, inançlarını ve gerçek insan deneyimini verir. Tamamen özneldir. İnsan hafızası kusurludur; hatırlar, unutur, abartır. En dürüst görünen otobiyografi yazarı bile kendini temize çıkarma, olayları kendi lehine kurgulama veya dönemin getirdiği baskılardan dolayı bazı şeyleri sansürleme refleksi taşır.
Hakiki bir tarihsel hassasiyet, bu iki kaynağın birbiriyle çarpıştığı, çeliştiği gri alanda ortaya çıkar. Devletin "huzur ve asayiş sağlandı" dediği bir fermanın yanına, o sırada o sokaktan geçen bir esnafın günlüğündeki feryadı koyabildiğimizde, geçmişi tüm çıplaklığıyla görebiliriz.