"Ta Şam'a kadar üç gün üç gece süren demiryolunun iki tarafını Anadolu Türkleriyle kuşatacağız. Arap kesesine Anadolu altını ve Arap kursağına Anadolu'nun rızkını akıtacağız." (Sayfa 66)
Bu ve bunun gibi onlarca cümle ile Zeytindağında Falih Rıfkı süresi geçmez bir bellek izini tekrar canlandırıyor. Zeytindağı bugünkü Kudüs'ün hakim tepelerinden birisi. I.dünya savaşında Osmanlı karargahı olarak kullanılan binalarıyla Zeytindağı, asıl şöhretini savaş sırasında Cemal Paşa'nın emir subaylığını yapan yazarımız Falih Rıfkı'dan alıyor.
Falih Rıfkı, Filistin ve Kanal cephelerinin durumunu çıplaklıkla gözler önüne sermekten çekinmiyor. Yüzyıllarca süren hükümdarlığın sadece 4 senede eriyip gidişi üzerine söylenilecek ne varsa Falih Rıfkı söylemiş gibi sanki. Varlığı, Osmanlı özüyle birleşmemiş bu topraklarda neredeyse bir hiç uğruna yitip giden Anadolu'yu ve evlatlarını bırakan İmparatorluk, bir hülyalar denizinden acı gerçekliğe tepesi üstü çakılıyor.
Kitabın bir anı kitabı oluşu diğer olaylarla olan bağını da bize sunma şansı vermiş. Almanya'ya geziye gidecek olan subaylara sırf göğüsleri boş gözükmesin diye verilen nişanlar, İstanbul'dan her ayrılan paşanın gerisin geriye gerçekler yüzüne çarpılmış bir şekilde gelmesi ve daha niceleri.
Ancak benim için en kıymetli noktası, anlatılanların savaş gerçeğini en güzel şekilde ortaya koyması. Savaşın çocuk oyuncağı olmadığı ve hiçbir savaşın kazananı olmadığı düşüncesi. Bu acı tecrübelerin İmparatorluğun ardılı ve mirasçısı olan Türkiye'de bıraktığı tesir, bugüne kadar zorunda kalmadıkça halkını savaştan korumuştur.
Tarih tekerrür etmemeli çünkü artık gidecek başka bir Anadolu yok.
Güzel bir Zeytindağı incelemesi : youtu.be/EuJ0OlBYy_Q?si=...
Aslında sadece bir kitap tahlili değil, bir deneyim bahçesi olarak görüyorum bu kitabı. Bugüne kadar 3 kez okudum. Her seferinde aynı sayfalarda hayatımın başka zamanları içim gerekli olabilecek her şeyi toplayarak ayrıldım. Bir cümleyi birbirine zıt düşüncelerimle bağdaştırdığım bile oldu hatta. Yazarı ve Türkçeleştireni ile bu eser dört başı mamur bir kale gibi yazıldığı yıllardan geçip giden zamana meydan okuyor.
Hiç şüphesiz Montaigne'in antik çağdan getirdiklerini olduğu gibi bize sunmaması, yukarıdaki satırlarda bahsettiğim durumu sağlıyor. Bakış açısının geçmişi, bugünü ve geleceği olmadığını düşünüyorum artık.
Denemeler hem yazım şekliyle, hem işlediği konuların ölmezliği ile başka devirden yine bambaşka devirlere açılan bir kapı. Montaigne'in varlığını bu biçimde ölümsüzleştirmesi ise başlı başına bir ders niteliğinde.
Kendimi ve kendilerimi bu kitapta ayırt ettim. Bu yüzden yazdığım bu satırları bir tahlilden ziyade bir dinlenme ve yeniden deneyebilme fırsatının hep olduğu gerçeği için yazıyorum.
Kitap hakkında güzel bir değerlendirme: youtu.be/li8WicvlTUA?si=...