Agatha Christie... İlk kez 16.50 treni kitabı ile tanıdığım o polisiye yazarı..
Bu kitabı okumaya başlamadan önce okuduğum diğer kitaplarında yaşadığım şaşkınlığı tekrar yaşamak istiyordum. Kitap satın almaya her zaman karar vermeden gider, bir saat kitapçıda dolaştıktan sonra seçtiğim kitapları satın alır ve istediğim sırayla okurum. Kendimi polisiye başlığının olduğu raflarda bulunca " Evet, Agatha Christie okumayı özledim ve bir kitabını almadan gitmeyeceğim." dedim kendi kendime. Birkaç kitabı kurcaladıktan sonra en dikkatimi çeken bu oldu. Alfabetik sıraya göre cinayet işleyen akıl hastası bir katil ve onun peşine düşen deneyimli bir dedektif mi? İşte aradığım kitap buydu.
Agatha'nın bana haz veren en güzel yönü şuydu; seni tamamen beklemediğin bir sonla karşılaştırması.
Kitap en son sayfalara kadar oldukça beklendik şekilde gidiyordu bu yüzden biraz sıkılıyor gibi hissetmiştim. Kitaba devam etmemi sağlayan tek neden Agatha'ya olan güvenimdi.
Beni yine şaşırtmadı :)
Son derece zayıf bir anımda yakalandım Agatha'nın yarattığı kısa süreli şoka.
Kitabın son sayfalarında gerçek şaşkınlığı yaşattı ve yine " Vay be. " dedirtti bana.
Hercule Poirot'a (Kitaptaki usta dedektif) hayranlık beslememi sağlayan ustaca yazılmış bir cinayet kurgusuydu. Satın aldığım diğer kitapları bitirir bitirmez tekrar bir Agatha Christie kitabı okuyacağım.
Ancak bu sefer biraz daha deneyimli bir Agatha okuyucusu gibi davranacağım. Onun kafasıyla düşünüp gerçek katili kendim bulacağım.
Esenlikle.
( Kitap puanlaması tamamiyle kitabı okurkenki zevk alışıma göre yani sıkılıp sıkılmıyor oluşum baz alınarak ileride kitap önerisi yaparken yararlanabilmem için yapılmıştır. Usta yazarları puanlamak haddime değil. )
Yani sermaye ne denli gelişirse, ancak iş buldukları sürece yaşayabilen ve ancak emekleri sermayeyi artırdığı sürece iş bulabilen bir emekçiler sınıfı olan proletarya, modern işçi sınıfı da o ölçüde gelişir.