Adı:
Kral Lear
Baskı tarihi:
2009
Sayfa sayısı:
190
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944885850
Çeviri:
Özdemir Nutku
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Kral Lear

William Shakespeare (1564-1616): Oyunları ve şiirlerinde insanlık durumlarını dile getiriş gücüyle yaklaşık 400 yıldır bütün dünya okur ve seyircilerini etkilemeyi sürdüren efsanevi yazar, Kral Lear’de yozlaşan dünyanın çaresi olmayan çöküşünü ele alır. Bu oyunun kurgusu, karakterleri, felsefeli konuşmaları, evrenselliği ve zaman aşımına uğramayacak insani boyutuyla ortaya çıkan görünüm, Shakespeare’in hiçbir tragedyasında görülmeyen ölçüye ulaşır. Bu tragedyanın yapısına iyice kaynaşmış olan grotesk özellikler, tragedya-komedya ikilemi, Kral Lear’in kendine özgü niteliklerinin başında yer alır.

Özdemir Nutku (1931): Türk tiyatrosuna büyük katkıları olan eğitimci ve yönetmen Özdemir Nutku, eleştirmen, yazar ve çevirmen olarak da önemli yapıtlar ortaya koydu. Sahnelediği pek çok oyunun yanı sıra, araştırma, inceleme ve çevirileriyle de ödüller kazandı. Ülkemizde olduğu kadar yurtdışında da sahneye koyduğu oyunlar, verdiği ders ve konferanslarla tanınmaktadır.
190 syf.
·1 günde·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Shakespeare'in hayatı, mutlaka okunması gereken kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: https://youtu.be/rGxh2RVjmNU

Daha önceden buraya iyisiyle kötüsüyle 246 inceleme bırakmışım fakat bu incelemede önceden hiç yapmadığım şekilde Kral Lear'ı, sinemadaki harika uyarlaması olan Kurosawa'nın Ran filmiyle birlikte karşılaştırmalı olarak inceleyeceğim.

Tanıyanlar tanır, 26 yaşında Citizen Kane filmini yöneterek harika bir işe imza atmış olan yönetmen Orson Welles, Kurosawa için "Shakespeare'e dokunmaya hakkı olan tek adam" demiş. Haklı da Welles. Kurosawa'nın filmlerinin ana temasının "İnsanlar göründükleri gibi değildir" cümlesinde saklı olduğunu anlamak gerek. Çünkü Shakespeare'in oyunlarında da "insanlar göründükleri gibi değildir". Benim fikrimi soracak olursanız da insan olmak, iç görünüş ile dış görünüş arasındaki mesafeyi azaltma sanatıdır.

Bir İngiliz oyununun bir Japon coğrafyası eşliğinde kendisine sinemada yer bulması kulağa ilk bakışta çok absürt geliyor. Hem Shakespeare'in oyunundaki Kral Lear'ın çocukları kız iken, Japonya'daki feodallikten dolayı Kurosawa'nın filmindeki hükümdarın çocukları erkek mesela. Sırf bu bile erkek-kadın bakış açıları arasında bir denge kurulmasını gerektirirken Kurosawa'nın gerçekliği ele alış biçimiyle zaten kendisine saygı uyandıran bir yapıt olduğunu hiç sinema tarihine hakim olmayan biri olsak bile hemencecik anlıyoruz.

Her ne kadar Shakespeare, Kurosawa'nın bu filmi yapmasından 370 yıl kadar önce ölmüş olsa da, insan, her zaman insandır. İnsan, hırslarıyla, ihtiraslarıyla, yanılgılarıyla, çelişkileriyle ve bitmek bilmeyen her türlü konudaki evrimiyle insandır. Shakespeare'in de Kurosawa'nın da buluştuğu ortak küme insanlık kümesidir zaten. Rashomon filminde herkesin yalanının ve gerçeklik algılarının değişebileceğini farklı bakış açılarından sunan, Yedi Samuray filminde savunma sanatını, samuraylığı ve çekim tekniklerini dibine kadar işleyen, Ikiru filminde ise dış görünüşünden umudunu kaybetmiş gibi görünen bir adamın iç dünyasında ikinci bir baharı yaşamasını anlatan Kurosawa, Kral Lear kitabının uyarlama filmi olan Ran'da ise aynı Shakespeare gibi artık önüne geçilemeyecek bir çöküşü anlatıyor bize.

Hem... Toplumlar ve devletler çöker de insan çökmez mi sence? Bence en büyük çöküş, insanın içindeki imparatorlukların çöküşüdür. Beyin ile kalbin arasındaki otobanlar arasında taşınan düşünceler ve hislerin de kendilerine özgü çöküş hikayeleri vardır. Bu çöküşlerin en büyük sebebi de hırstır, insanoğlunun yanılgıya düşüp de şeytana kandığı o ilk andan beri, hırstır.

Hırs ne yaptırmaz ki insana? İnsanları kral olarak görmek ister, kralları ilah olarak. Anlık bir kıvılcım gibi her şeyi bilmek ister, her şeye sahip olmak ister. Sanayi Devrimi'nin sonrasında daha çok açığa çıkar aslında hırsın bedeni. Öncesinde sadece bir silüet gibi insanların iç dünyalarında yer edinmiş olsa da devamında hırs her mekana, her deliğe ve her boşluğa yerleşmiştir. Dünyanın bir diğer adı hırs gezegeni olmuştur.

Aslında çok kolay görünür bize sadakat, intikam, hırs, aile içi ilişkiler, erdemlilik gibi konular, çünkü hepimizin hayatında bunlar az ya da çok şekilde vardır. Fakat bunları karakterlerin iç dünyalarında bir duygu ekolayzeri gibi anlatabiliyor olmak hem Shakespeare'e hem de Kurosawa'ya çok yakışmıştır. Bazen hiç beklemediğiniz ve hiç umut beslemediğiniz insan size en çok sadık olandır. Bazen de çok beklentinizin olduğu, yerlere göklere sığdıramadığınız insanlar sizi en çok üzen insanlar olur... Dünyanın dengesi böyledir işte.

Bununla birlikte keşke Shakespeare ile Kurosawa arasında yaklaşık 400 yıl olmasaydı da bir masada Kurosawa, Kral Lear kitabı hakkında ve Shakespeare de Ran filmi hakkında görüşlerini söyleyebilseydi. Shakespeare'in hayatında 1 tane film izleyememiş olması ve kitapları üzerine kendisinden sonra icra edilen tiyatrolar, inceleme metinleri, filmler ve daha nice ürün onun bize ne kadar değerli olduğunu yeterli olarak anlatır nitelikte zaten.

İyi seçimler yaparsak iyi bir kaderimiz olur, kötü seçimler yaparsak da kötü bir kaderimiz olur. Kral Lear'ın seçimleri kötüydü, kötü bir kaderi oldu. Kötü çöktü, toparlanamadı, her yönden dağıldı. Ama biz de böyle hissetmiyor muyuz bazen? Bizim de Lear gibi bir imparatorluğumuz olmayabilir fakat içimizdeki düşünce imparatorluklarının çöküşleri ne kadar da hislerimizle paralel olarak gerçekleşiyor. Umut beslediğimiz insanlar bizi ne kadar da hayal kırıklığına uğratabiliyor. İşte, Shakespeare ve Kurosawa'nın da aslında meselesi budur zaten. İnsanın boş iktidar hırsları ve intikam elde etme istekleri sonucunda ona hayal kırıklığı ve çöküşten başka bir şey gelmeyecek olması...

Sadece filmin sonu için çok küçük bir spoiler veriyorum, filmi izlememiş olanlar altta yazdığımı okumasın.

-----------------------

Filmin sonunda muhteşem bir manzaranın eşliğindeki bir dağın kenarında kitaptaki gözleri oyulmuş Gloucester karakterini karşılayan adamın elinden Tanrı'nın sembolü olan Buda kağıdı düşüyor. Böyle bir sahne kitapta yok, bu tamamen Kurosawa'nın eklemesi. Bu da belki insanoğlunun dinine karşı umudunu kaybettiği, dininin etrafında olan çöküşler karşısında bir çözüm getirmediği ve bu yüzden de REM'in Losing My Religion şarkısındaki gibi bir dinsel çöküş şeklinde de yorumlanabilir.
190 syf.
·8/10
İhanet, sürgün, şehvet, ihtiras, seyirciyi ekrana kitleyecek her şey var.. Bizim diziler bu kitaplara çok şey borçlular. Saf bir kral, 2 uyanık kız ve bir aşırı dürüst, masum kız. Uyanık kızlar babayı kandırır, saf kız evlatlıktan reddedilir. Hikaye tanıdık geldi mi? Bıktırana kadar kullanılmış, pembe dizilerin olmazsa olmazları değil mi bunlar?

Dizi izleyeceğinize Shakespeare okuyun, çok daha büyük bir keyif veriyor emin olabilirsiniz. O çağlardan bugüne değişen tek şey krallık sistemi olmuş diyorum her okuduğum kitabında.
İnsanlara aynı, kötülükler aynı.. Bir de çok şiirsel konuşuyolar tabi, hoşuna gidiyo insanın..

Uzun lafın kısası, okuyun ve okutun. Mükemmel eserler bunlar. Verdiği keyfi anlatamam.. :)
190 syf.
·Puan vermedi
Hayatımı vakfetmeyi ümit ettiğim tiyatro sahnesinde,Edmund karakterine hayat vermeye çalıştığım,Shakespeare oyunu.Rahatsızlıklarımı dile getireceğim.İncelemeden ziyade dertleşmek istiyorum."Ben zeki doğmuştum,beni eğitim mahvetti"diyen Mark Twain öylesine haklıymış ki.Biz edebiyat kitaplarında Dostoyevski'yi,Kafka'yı,James Joyce'u,Charles Dickens'i,Tolstoy'u,Gogol'u hakkıyla bilemedik.Bize yıllarca Dostoyevski okutmadılar edebiyat derslerinde.Biat kültürümüz gelişsin,bazı şeylerin farkına varmayalım diye yaptılar bunu biliyorum.Shakespeare anlatılmadı bana.Tiyatro seyircisi olduktan sonra,sanatla ilgilendikten sonra yendim bu cahilliğimi.Bizlere ne aşılandı kitap dostları,söyleyin neden yaptılar bunu bize? Ezberci eğitim,üniversiteden sonra dahi gelişmeye hazır değilsen seni cahil bırakmak üzerine kuruldu.Ders kitaplarımız bize şiiri,tiyatroyu,resmi,müziği anlatamadı.Shakespeare var mıydı,yok muydu söylentileri aldı başını gitti.Shakespeare kadın düşmanıydı diyenler cabası.Dünyanın en büyük oyun yazarını kendi araştırmalarım sonucu fark ediyorsam yazıklar olsun benim eğitim sistemime,eğitimcilerime.Neyse konuyu daha fazla uzatıp siz değerli okuyucuları sıkmak istemem.

Kitabın konusuna dönecek olursam;Britanya Kralı Kral Lear'ın topraklarını üç kızı arasında hakkıyla pay etmemesini,saray içinde dönen entrikaları,taht kavgaları için verilen mücadeleleri ve yalanları,Kral Lear'ın ardı arkası kesilmeyen hatalarının ardından basına gelenleri anlatıyor kitap.Klasik Shakespeare oyunu.Sıkılmanızın mümkün olmadığı şiirsel bir dil ve monologlar üzerine kurulu müthiş bir tarihi tiyatro.Kendini okutur efendim.Keyifli okumalar dilerim.
407 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Salgın dönemi başlangıcında ülkenin genelinde kitap alımları artınca önemli isimler kitap önerilerinde bulundu benim dikkate aldığım isimlerden biri de İlber Ortaylı idi. Listesinde çok sevdiğim bir isim olan Shapespeare eseri görünce hemen listeye attım. Dünya edebiyatı derslerimde metinlerini bol bol işledik ama bu kitabı hakkında fikrim yoktu. Bunu paylaşıyorum çünkü siz geç kalmayın muhakkak listenize ekleyin. Oyunda hem Kral Lear hem Gloucester'ın hikâyesi bulunmaktadır. İki hikâyenin de teması evlatlarından kötü olanların etkisiyle, iyi evlatlarını haksız yere cezalandıran babaların kendilerini düşürdükleri zor durum ve trajik sonları anlatılıyor. 2018 yılının son ayları Haluk Bilginer'in oynadığı oyununa bilet bulamadığım için ağlıyordum meğerse gösterime devam ediyormuş, şu anda da salgın yüzünden ara verilmiş. Temennim gidip Haluk Bilginer sahnesinde bu oyunu izlemek :)
190 syf.
Shakespeare'in bu eserinde, dürüst ve kendilerini gerçekten seven evlatlarına sırt çevirerek, mal mülk adına gösterişli ve yapay sevgilerde bulunan evlatlarına yüz veren babaların yaşadığı trajediler anlatılıyor. Birbirlerine bağlanan aynı temel konunun işlendiği iki hikâyeden oluşan eserde ilk hikaye, eserin isminden de anlaşılacağı üzere Kral Lear'dan seyretmektedir.

Kral Lear, yaşlandığı için topraklarını üç kızı arasında paylaştırarak, iktidar gücünü büyük ölçüde onlara bırakıp bir köşeye çekilmek ister. Kızlarının kendisi hakkında fikirlerini sorar, yani kendisini ne kadar sevdiklerini öğrenmek ister. Büyük kızı Gonoril ve ortanca kızı Regan, oldukça abartarak sevgi gösterilerinde bulunurlarken, küçük kızı Cordelia bu sırada kendi içinde tereddüt yaşamaktadır. Sevginin büyüklüğü ve gerçekliğinin ölçütü, dile getirilişinde ve bunun büyüklüğü ve şeklinde midir; eğer öyleyse kendisi bir zavallı değil midir diye düşünür. Sonra da kendi kendine şunları diyerek bir zavallı olmadığına kani olup dürüst şekilde davranmayı tercih eder:

"Hayır, hayır, niye zavallı olayım,
Sevgim, bütün sözlerden daha
gerçek, daha zengin değil mi?"

Cordelia'nın bu davranışına hiddetlenen Lear kızına öfkelenir, talibine vermez ve ardından da başından savarak onu kapı dışarı eder. Bu davranışı istemeden güzel bir sonuca yol açıp, Cordelia'nın Fransa kralıyla evlenerek kraliçe olmasını sağlar.

İlerleyen süreçte Lear kendisine ayırdığı mahiyetiyle birlikte yaşarken davranışlarında gariplikler başlar. Bunu da kendi, iktidara mutlak suretle sahip olma emellerine meşru bir neden olarak gören Goronil ve Regan, harekete geçerek babalarını kapı dışarı ederler. Burada Shakespeare'in, kötü karakterler durumunda olan kız kardeşlerin eline gerçek manada meşrutiyet verecek şekilde Lear'in akli dengesini yitirmeye varan garip hareketlerini hikayeye yerleştirmiş olması, bence bir yazar başarısıdır. Çünkü bu sayede okuyucu, karakterler arasında net hükümlere varamaz; vardığını sandığı anda bile tereddütte kalır. Bu sayede okurun dikkati ve eserin de gerçekçiliği artmış olur.

Kral Lear, Cordelia'yı kovduğu sırada ona karşı çıkıp uyaran Kent, eserin diğer bir dürüst şahsiyetidir; belki de bunu en çok içselleştirenidir. Kent, kızına hiddetlenen ve sağduyu ve mantık gerektiren makamına layık olmayan hareketlerde bulunan Lear'a şu manidar sözleri eder:

"Kudret kapılırsa yaltaklanmalara
Görev, sesini duyurmaktan korkar mı sanırsın?
Yücelik aklını kaçırırsa, dürüstlük namus borcu olur."

Ardından Lear "Çekil gözüme görünme!" diye kendisini kovunca Kent yine anlamlı şu sözleri eder:

"Gözlerin daha iyi görmeli Lear!
Bırak da ben gözlerinin hedefi olarak kalayım yine."

Ancak krallar, padişahlar, liderler etrafında ne olursa olsun doğruları söyleyenleri çoğu kez barındırmazlar. Daha doğrusu, mutlak güce ulaşana kadar bu kişilerden faydalanırlar hatta bu süreçte kendileri, oldukça dürüst ve farklı fikirlere saygılı olan, bunlardan faydalanan karaktere de sahip olurlar. Lakin sahip olunan güç arttıkça karakter değişir; etrafında kendisine doğruları söyleyenleri değil her ne yanlış veya kötü iş yaparsa yapsın, kendisini övecek, göklere çıkacak insanlar ister. Bu, kendisinin sonu olur ama o, bunu çok gerçek fark eder; aynı Lear gibi.

İkinci hikayede Kont Gloucester'ın biri meşru diğer gayrımeşru (piç) olmak üzere iki oğlu vardır. Bunlardan piç olan Edmund, bu duruma isyan ederek planlar yapar ve önce babasını, kardeşi Edgar'ın onu tahttan indirmek için plan yaptığına ikna ederek, kardeşini taht oyunundan diskalifiye etmiş olur. Ardından Gloucester, Lear'in durumuna üzülüp ona yardım etmek isteyince, Edmund durumdan istifade edip entrika çevirerek Gloucester'i hain ilan ettirerek, Gonoril ile Regan'in, Gloucester'ın gözlerini kör ettirerek kapı dışarı etmelerini sağlar. Aynı zamanda Regan'in kocası Dük Cornwal da öldürülür. Edmund, iki kız kardeşi etkileyerek çift taraflı olarak onlardan faydalanarak iktidara gelmiş olur.

Böyle anlatınca eminim ki, Edmund hakkında hiç de iyi şeyler düşünmüyorsunuzdur. Ancak, babalarını kapı dışarı etmek konusunda Gonoril ile Regan'in eline meşru olabilecek bir neden vererek bizleri ikircikte bırakan Shakespeare, bu sefer de Edmund'a meşruiyet verecek etkenler sağlar. Kız kardeşlerinkine göre bence çok daha güçlü bir etken hem de.

Bu etken, kontun meşru eşinden olmayan çocuğunun piç statüsünde sayılarak, meşru oğlun faydalandığı haklardan yararlanamamasıdır. Piç dememin nedeni bundan yani o zamanlar bu bir statü ismidir. Edmund bu durumuna şu şekilde isyan eder:

"Piçmişim, sefilin, alçağın biriymişim, ne hakla?
Ben de namuslu bir kadının evladı kadar
Boylu poslu, soylu ve düzgün değil miyim?
Niçin piçlik damgası vuruluyor bize?
Niçin alçaklık, niçin piçlik, niçin yasadışılık öyleyse?"

Edmund bu sözlerle piçlik müessesini, haliyle devrin düzenini sorgular; meşru denilen kişiyle yani kardeşiyle kendisini fiziken kıyas eder ve bir farkının olmadığı sonucuna varıp, piçlik statüsünün keyfiliği ve mantıksızlığına isyan eder. Daha sonra şunları ekler:

"Evliliğin bayat, soğuk ve bıkkınlık veren döşeğinde
Uyku ile uyanıklık arasında peydahlanan o ahmaklar sürüsünden
Bizler kafaca ve bedenen daha dinç, daha özlü, daha ateşli niteliklerle
Yoğrulmadık mı doğanın gizli şehvet anlarında?"

Edmund önce aşağı olarak görülen statüsünü meşru statüyle eşitlemişti. Böylelikle hak iddia eder konuma gelmişti. Şimdi de doğaya atıf yaparak, daha üstün bir konumda olduğuna kendini ikna ediyor. Krallar biliyoruz ki, meşruiyetlerini Papa'dan veya doğrudan Tanrı'dan alırlar. Edmund burada ve diğer pasajlarında doğayı kutsallaştırarak, meşruiyet kaynağını doğaya taşır. Yine tanrısal müessese olarak görülen evlilik kurumunu aşağılayarak, naturel bir işlem olarak gördüğü şehvet ilişkilerini yüceltir. Doğaya uygun şehvet ilişkilerinden olma Edmund, tanrısal evlilik müessesinden olma Edgar karşısında üstündür artık. Ve şunları söyler Edmund:

"Eğer doğumumla sağlayamıyorsam istediğim serveti
her türlü yol mübahtır elde etmek için isteklerimi."

Edmund'a şimdi tamamen haksızsın diyebilir miyiz? Eğer diyebiliyorsak kölelik kurumunu da meşru görmemiz gerekir. Ama nasıl kölelik kurumunu meşru görmüyorsak, bir başka doğuştan maruz kalınan mahrumiyete sahip piç Edmund'un uğradığı haksızlığı da meşru görmemeliyiz. Bu arada Gloucester oldukça kaderci ve şimdi batıl, o zamanlar bir nebze olağan sayılabilecek inançlara sahip bir insan olup; kötülüklerden veya olumsuz gelişmelerden, yaptığı hatalardan yıldızları, gök olaylarını veya kaderi sorumlu tutar. Bu sayede de kendini rahatlatmış olur. Buna Edmund'un doğumuna neden olan aşk kaçamağı da dahil. Babasının bu kaderci tutumunu Edmund şu sözleri söyler:

"Orospu peşinde koşan bir zamparanın şehvetini
bir yıldıza yüklemesi harika bir kaçamak doğrusu!"

Öte yandan bir diğer önemli şahsiyet, Lear'in soytarısıdır. Lear'in kendini düşürdüğü durumdan dolayi onu sertçe eleştirir, bir keresinde "Sen hiçten işe yarar bir şey çıkarabilir misin amca?" diye sorar hafif de küçümseyerek bilgiççe. Soytarının bu manidar ifadesinin bir nedeni, kendisine dürüstlüğü ve naifliği nedeniyle duygularını gösteremeyen Cordelia'ya, Lear'in "Hiçten hiç çıkar, bir şeyler söyle," demesini ve ardından gelişen olayları hatırlatıyor olmasıdır. Burada zannederim Shakespeare, Antik Yunan'ın felsefesinin temel bir düşüncesi olan ve "Hiçten hiçbir şey çıkmaz. Var olan hiçbir şey yok edilemez. Her değişme parçaların birleşmesi ve ayrılmasından başka bir şey değildir," manasına gelen "Ex nihilo nihil est"e vurgu yaparak anlatımına zenginlik katarak felsefi bir sorgulamaya da yol açıyor olabilir. Lear üzerinden genel olarak insana bir gönderme yapıyor. Nitekim başka diyaloglarda geçen şu ifadeler de bunu destekliyor:

"Uygarlık süsleriyle donanmış insan, tıpkı senin gibi zavallı, çırılçıplak, iki ayaklı hayvandan başka bir şey değildir." Bu sözleri Lear, yurdundan edildikten sonra sefil bir halde dolaşıp, doğanın bağrına sığınan Edgar'e söyler ve ardından da kendisi de elbiselerini yırtarak onun gibi olmak ister.

Başka bir yerde Lear gibi düşmüş bir kont olan Gloucester, oğlu Edgar'e şunları söyler: "Sinekler neyse yaramaz oğlanlara, biz de oyuz tanrılara, Öldürüyorlar bizi keyifleri için." Başka bir yerde ise Lear "Doğduğumuzda ağlarız, Çünkü bu büyük maskaralar sahnesine çıkarız." der.

Bu sözler, yaptıkları hatalar nedeniyle sahip oldukları mevkileri, gücü ve saygınlığı kaybedip sefil hale gelmiş iki yaşlı asilzadeye ait olması ayrı bir önemli olup, hayat ve insanın yeri hakkında, eskiden farkına varamadıkları hususları düşünüp, sorgulayarak doğa karşısında insanı karamsar bir noktaya konumlandırmaları anlamına gelir. Ancak öte yandan gençler ise hayat karşısında daha atılgan, güçlü ve umutlulardır. Edgar şunları söyler: "Ama ben bundan da beter olabilirdim.
Onun için beteri, beteri olduğu sürece,
Umut etmek gerekir." Gonoril'in eşi Kont Albany ise şunları söyler:
"Varlığın kaynağını küçümseyen kimse
Engel, sınır tanımaz yolu üstünde.
Yaşam özünü aldığı, beslendiği gövdeden
Kendini çekip koparan dal kurumaya mahkûmdur.
Kuruyunca da yakıp yok etmek için kullanılır."

Böylelikle eserdeki karakterler, ezeli olan varlıktan çıkıp, dönüşümü tamamlamış oldular. Ama bu dönüşüm süreci ezeli şekilde devam edecek, çünkü aslolan değişimdir. Lear ile Gloucester yerlerini Edgar ile Kont Albany gibi gençlere bıraktılar; zamanı gelince onlar da kendilerinden daha gençlerine ve bu şekilde madde ezeli olarak akmaya devam edecek. Bu ezeli değişim kaosu içinde ise insan, garip bir halde yoluna devam eder. Edgar bunu şu şekilde ifade etmiştir belki de:
"Hayat o kadar tatlı ki!
Her an ölüm acısıyla bin kez ölürüz de,
Göze alamayız hemen ölmeyi!"

Soytarıya geri dönecek olursak, eserdeki dürüstlüğü meşru olup, bundan dolayı başına bir iş gelmeyen tek kişi kendisi olsa gerek. Bunun temel nedeni ise, o dönemlerde Soytarının görevi salt kralı eğlendirme değil, eğlendirme görüntüsü altında krala, başka kimsenin dillendiremeyeceği şeyleri söylemektir. Bu sayede hem kralın otoritesinin karizması zedelenmemiş olur hem de krala otokontrol yapma şansı doğmuş olur. Soytarı bunu kaçıkça bir dürüstlük olarak tanımlayarak, Lear'den kendisine yalan söylemeyi öğretecek birini bulması için yakarır. Ama en sevdiği kızının dürüstlüğüne bile hiddetlenen Lear, soytarısından dürüst olmasını ister. Çünkü herkesten sahtelik, samimiyetsizliğin beklendiği hayat denilen sahnede, soytarıdan en zor şey, yani dürüstlük beklenir. Onun rolü budur hayatta. Ve Shakespeare zeki bir şekilde gerçeği Soytarıyla kişileştirip onun ağzından şunları söyler: "Gerçek, kulübesinde hapsedilen sadık bir köpektir, o kırbaçla kovalanırken dişi tazı da ocak başına kurulup etrafı kokutur."

Daha sonra süreç içinde Fransız kralı Cordelia'yla bir ordu yollar Lear'in intikamını almak için Britanya'ya, kanlı bir savaş olur. Burada tekrar Edmund'a getirip sözü incelemeyi noktalayacağım. 'Kötü' karakterimiz Edmund, kardeşi Edgar ile düello yapar ve kaybeder. Bu mağlubiyet aslında dönemin düzeninin karşısında hakkını arayanların mağlubiyetidir. Sonuçta düzen yine kazanmış ve Edmund bir piç olarak ölmüştür ve daha kötüsü, son nefesinde bari bir 'iyilik' yapmak adına diğerlerine, esir olarak tutulan Cordelia'yı öldürmek için subay yolladığını söyleyerek onu kurtarabilmeleri için fırsat vermiş vermiş olur. Bu düzen karşısında isyanın teslimiyet olur. Nitekim Kont Albany tahtı yeniden Lear'e vermek ister ama Lear kızının kaybının acısına dayanamayıp ölür. Sonra taht Edgar ile Kent'e verilir ama Kent de kralın kaybının acısından dolayı kabul etmez ve kendini yollara verir. Böylelikle düzen ve otoriteye bağlılık kutsallaştırılmış, yüceltilmiş olur.

_______

Son olarak bir konuya değinmek istiyorum. Ben genel olarak sinema veya edebiyatta mutlu sonları sevmem, kötülerin kazanması daha çok hoşuma gider. Bunun nedenleri üzerine düşünecek olursak pek çok neden sıralanabilirler. Bunlardan birisi, kötülerin daha zeki ve güçlü olmalarıdır. Bakmayın yenildiklerine, yenilmelerinin tek nedeni dış güçler yüzünden yani seyirci veya okuyucu kitlesi bunu istiyor diyedir. Kötüler hikayelerin tuzu biberidirler, onlarsız bir hikayenin hiçbir zevki olmaz. İnsanlar cennete giderek mutlu olacaklarını zannederler ama cehennemin ateşidir mutluluğun kaynağı; çünkü mutluluk bir durumun sürekli olmamasından geçer.

Sonra kötüler; hukuksal, inançsal, toplumsal kurallar ve doğduğumuz çevresel faktörler nedeniyle oluşan karakterimiz ve hayatımızın sağlıklı devamı nedeniyle, kalkışamayacağımız işlere kalkıştıkları için ve bizim aynı sebeplerle kullanamayacağımız yolları kullanabildikleri için çekici gelirler. Bir yandan kazanmalarını isteriz, ama sonra gerçek hayata dönüp, hemen yeniden kaybetmelerini isteriz; peki hangi isteğimizde daha dürüstüz?

Benzer bir neden de, insan doğasının karanlık yüzünde yüzerler kötüler, onların böyle bir meşruiyeti vardır. Hatta en uçlarda gezinebilirler. Bunları izlerken veya okurken insan çok kızabilir, sövebilir ama içten içe bilir ki, hayatının kısacık bir anında onların yaptıklarını aklından geçirmiştir veya bunların akıldan geçirilebilir olduğunu fark etmiştir veya daha kötüsü, onları hayatının kısacık bir anında istemiş veya bunların istenilebilir olduğunu hissetmiş, fark etmiştir. Yani kuvve olarak bizde bulunduğunu fark etmişizdir ama fiile yansıtmamamız gerektiğini düşünür ve biliriz. Kötüler bunları bizim yerimize fiile dökerler. Bu sayede insanların ve toplumların karanlık deposunun deşarjını sağlamış olurlar.

Son olarak da, bir insanın kötü bir şey yapmasında az veya çok o toplumun etkisi vardır. Çünkü bir insan kendi tercihi olmayan bir ailede, toplumda, coğrafyada ve zamanda doğar. Karakterinin temeli henüz kendi inisyatifinin oluşmadığı yaşlarda şekillenir. Tabiki bilinçli olduğu yıllarda karakterine kendi şeklini de verebilir bir ölçüde ama genel olarak kabul edilmelidir ki, insan, kendi tercihi dışında bir kişi olarak şekillenir. Bundan dolayı da toplum, kötü insanlardan kendini sorumlu tutar. Yine bundan dolayı da kötü karakterlerden kendini sorumlu tutar ve onlara daha çok yakınlık duyar.

Bu nedenlerden ötürü buradan; Dart Wader nezdinde tüm kötü karakterlere selam çakıp, sonu kötü biterek gönlümde taht kuran Deliyürek'in efsane müziğiyle incelememi bitiriyorum:

https://youtu.be/sLC-j5BXG6E


İyi okumalar ve kötülerle kalın.
190 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Felsefesine hayran olduğum Bay Shakespeare'in yine trajik ve fakat yine harikulade bir oyununu okudum. Kral Lear bizden biri, öyle ki içteki sevgiye değil dildeki sevgiye inanıyor. Hangi çağda yaşarsak yaşayalım, insanoğlunun laneti bu; sevilme hastalığı. İki gram fazla sevilelim diye girmediğimiz şekil mi kalıyor? Kral Lear ülkesini pay etti "sevgilerinin boyutunu söyleyen" kızları arasında, peki sonuçta ne oldu dersiniz? Her zaman olduğu gibi başta kenara itilen "dıştan gösterilemeyen, içten sevgi"nin ayaklarına kapanıldı. Peki bu kapaklanma yetti mi her şeyi düzeltmeye? Hadi onu da okuyup öğrenin. Yıldızlı tavsiyemdir. =)
200 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Ben oldum olası Shakespeare okumayı ağır ve sanatlı bir dili olacağından dolayı sıkıcı bir iş zannederdim. Halbuki yabancı dilden çeviri olmasına rağmen öyle şiirsel bir dili öyle kıymetli satırları var ki Shakespeare ne kadar kitap yazdıysa hepsini alıp okumak istiyorum.

Kral Lear ise adını yeni duyduğum Shakespeare klasiklerinin arasında öyle dilden dile dolaşmayan bir eser. Ancak gerek dili gerek konusu bakımından gerçekten doyurucu bir kitap. Eserin eleştiri alan ve bana göre de haklı bir eleştiri olan yönü ise eserde konu bütünlüğünün pek olmaması. Her perdeden ayrı bir eser diye bahsetsek yeridir. Bundan dolayı da Kral Lear biraz arka planda yer almış ve ilk perde dışında diğer perdelerle yardımcı karakter ağırlığında kalmış.

Eserde baba çocuk ilişkileri, karı koca ilişkileri ve kardeşler arası ilişkiler farklı tonlarda ve faklı bakış açılarıyla işlenmiş. Gerçek sevginin ne olduğu ve aile ilişkilerinin biraysel çıkarlar işin içine girdiğinde ne noktaya varabileceği gösterilmiş.

Gerek anlaşılır dili gerek akıcı anlatımı ile çabucak okunacak bir kitap Kral Lear. İngiliz edebiyatına ve Shakespeare e ilgi dıçuyam herkesin okumasını dillerim. Keyifli okumalar.
190 syf.
·2 günde·10/10
Yüzyıllara meydan okuyan bir yapıt. O kadar kıskandım ki Shakespeare’i keşke ben yazsaydım bu eseri dedim. Muazzam bir zeka ancak böyle bir eser ortaya çıkarabilir. Hala etkisindeyken, sıcağı sıcağına incelememi yazarken çok heyecanlıyım.
İngilizce bölümü öğrencilerinin elinde sürekli görürdüm bir Shakespeare kitabı. Önceleri bölüm ekolü olarak gördüğüm için okuma isteği gelmezdi. Öyle tesadüfen elime geçip okudum ve ne kadar geç kaldığımı farkettim. Bence içerikten bahsedip kitabın etkisi düşürülmemeli. İnanın okuyanlar pişman olmayacak, bir nebze olsun kendi yaşantınızı göreceksiniz. Yağmur sahnesinde Lear’ın yakarışı o kadar etkiledi ki beni birkaç kez okudum. Kitabın dili akıcı şiir gibi. Elinize aldığınız an bırakamıyorsunuz.
Sabaha kadar övebilirim ancak lafı uzatmak niyetinde değilim. Amacım bir parça merak uyandırıp okumanıza vesile olmak. İyi eserler bir köşede kalmamalı.
168 syf.
"Şu insanlar da ne kadar budala oluyor! bahtın sillesini yeyince, çok kere kendi ektiğimizi biçtiğimiz halde, başımıza gelen felaketlerin mesuliyetini güneşe, aya, yıldızlara yüklüyoruz. Sanki kaderin zorlaması ile alçaklık ediyoruz; sanki göklerin zoru ile ahmak, doğuşumuza hakim gezegenlerin baskısı ile hain; yıldızların tesirine boyun eğmek gerektiği için sarhoş, yalancı oluyoruz, zina ediyoruz; ne kötülük edersek tanrıların zoru ile oluyor. Orospu peşinde koşan zamparanın hayvanlığı bir yıldıza yüklemesi çok güzel bir kaçamak doğrusu! Babam annemle Ejder takım yıldızının kuyruğu altında çiftleşiyor, ben de Büyük Ayı'nın altında doğuyorum tabiatım kaba saba ve şehvetli oluyor. Saçma!... Ben anamın rahmine piç olarak düşerken göklerde en saf, en temiz yıldız parlasaydı bile, gene şimdi ne isem o olurdum..."

Trajedimizin kilit karakteri ve piç olan Edmund'un söylevi ile başlamak istedim. Çünkü hep krallar konuşur, hep soylular oyun çarkını çevirir ama hep piçler o oyuna çomak sokar!

Shakespeare'in eserlerinin ölümsüz olmasının altında yatan nedenlerden biri de karakter psikolojisini dramatize ederken ezgisini de ceplerinde hazır bulundurmasıdır. Oyunlarındaki monologların hem karakterin iç dünyasının trajedisini yansıtması hem de çevre ve doğayı sararak kulaklara yansıması her monologun kendi içinde ayrı bir trajediye dönüşüne vesile oluyor. Bu durum da her okunduğunda okuyucuya tesir bırakan bir hale gelişinin nedenlerinden biri olmaktadır.

Kral Lear oyunu iki konulu çok yönlü bir trajedidir. İlk konu Kral ve kızlarının konusudur. İkinci konuysa Gloucester Kontu ve biri meşru biri gayrimeşru iki erkek çocuğuyla yaşadığı trajedinin konusudur. Oyunun giriş ve gelişme bölümünde ayrı ayrı seyreden bir görüntü veren bu iki konu sonuç bölümüne doğru giderken birleşmeye başlayacak ve finalde gayrimeşru çocuğun ekseninde trajedinin zirvesini yaşayarak birleşeceklerdir.


EDMUND – "Ey tabiat! Benim tanrım sensin! Ben senin kanunlarına kul köleyim. Kardeşimden on, on beş ay sonra dünyaya geldim diye niçin o baş belası göreneklerin gadrine uğrayayım? Toplumların o titiz hassasiyeti beni niçin haklarımdan mahrum bıraksın? Piçmişim, alçağın, sefilin biriymişim, neden? Benim de namuslu, şerefli bir kadının evladı kadar hatlarım düzgün, ruhum asil değil mi? Bedenim babamın kalıbını taşımıyor mu? Öyleyse niçin piçlik, alçaklık damgası vuruluyor bize? Biz tabiatın gizli şehvet anlarında vücut bulurken, evliliğin soğuk, yavan ve bıkkın döşeğinde, uyku ile uyanıklık arasında vücut bulan o ahmaklar sürüsünden daha özlü, daha dinç, daha ateşli unsurlarla yoğurulmadık mı?.."

Başlık ve giriş parçasından anlaşıldığı gibi ben bu yazımda gayrımeşru çocuk olan Edmund'un monologları ile başlayarak dikkat çekmek istedim. Çünkü bu iki monolog soyluların dünyasındaki bitmek bilmeyen şehvetin ve gözü açlığın ürünleri olan piçlerin yok sayıldığı, karalandığı soylu kanı taşıdığı halde soysuz sayıldığı yüzyılların tamamında nasıl bir öfke biriktirebileceklerine ve verilmeyen haklarına ulaşmak için nasıl duygusuz ve kalpsiz davranacaklarına dikkat çekebilmek için Edmund'un dediklerine bir bakalım istedim.

Okuduğum diğer Shakespeare kitaplarına nazaran Kral Lear kitabı farklı bir kurguya sahip ve bu farklılığın kaynağını kitabın adını taşıyan karakter olan Kral Lear'in edilgen bir yapıda seyretmesi. Shakespeare sanki bu trajedide Kral Lear'i azap çeken bir babanın doğayla birleşen monologlarını yansıtmak için kullanmak istemiştir ki bahsettiğim monologlardan biri şöyle:

"Esin rüzgarlar, esin! Yanaklarınız çatlayıncaya kadar üfürün! Kudurun! Esin! Seller, boşanın! Kuleleri, tepelerindeki fırıldaklara kadar sulara gömün! Düşünce hızıyla bir an içinde çakıp sönen kükürtlü ateşler, meşeleri yaran yıldırımın öncüleri, alazlayın şu ak saçlı başımı! Siz de ey gökler, kainatı saran o korkunç gürlemelerinizle yamyassı edin şu yuvarlak dünyayı! Tabiatın insan döken kalıplarını paramparça edin; nankör insan üreten tohumları silip süpürün!"

Muazzam bir Tirat ve bunu yüreği acıdan paramparça olan bir babadan başkası yapamaz ve bu paramparça olan yüreği bu hale getiren de kendi hatalarıysa... oyun boyu Kral Lear'in ne hale geleceğini bı düşünün ve merak edin ki kitabı alıp elinize bir okuyun..

Richard Sennet, "Otorite" adlı kitabında otoritenin niteliklerini şöyle ifade eder: " güven, üstün yargılama yeteneği, disiplin uygulama yeteneği ve korku uyandırma kapasitesi" olarak sıralar. İşte Kral Lear'i okurken otoritenin parçalanışına şahit olacaksınız. Giriş bölümünde ülkeyi kızları arsasında paylaştırırken ki iki kızına duyduğu güven duygusunundan gelen bol keseden toprak dağıtımı ve en küçük kızının otoriteyi temsil eden babasını tatmin edici söylemlerde bulunmaması üzerine sert disiplin göstergesi üstüne de trajik bir kararla sırf canı öyle istediği için küçük kizina bir karış toprağını bile bağışlamayan o güçlü otoritenin timsali Kral Lear'in parçalanışına şahit olacağımız bir trajedidir.

Kral Lear yaşlandığı duygusuna kapılarak ülkeyi kızları arasında paylaştırır lakin bu paylaştırmayı yapsa da kendini hala krallığın adını taşıyan, şerefini koruyan biri olarak nitelendirir. Ülke yönetimini bıraktığı kızları ise kocaları ile birleşip otoriteyi ele geçirmeye çaba gösterecek kralı yok sayacak ve şerefini taşıdığını sandığı krallık geleneği içinde değerini kaybedince Lear artık tacı çamura bulanmış, eski bir kralın gölgesi gibi yaşamaya, tiradlar dökmeye ve yaptığı hataların acısını çekmeye devam edecektir.

Kral Lear: "Gökler, gürleyin var kuvvetinizle! Yağmurlar, akın! Yıldırımlar, saçın ateşinizi! Siz benim kızlarım değilsiniz ki! Ben sizi nankörlük ediyorsunuz diye yerebilir miyim? Koca bir ülkeyi vermedim ki size; "evlatlarım" demedim ki size! Bana hiçbir itaat borcunuz yok sizin! Onun için keyfinize bakın, neniz varsa yağdırın üzerime... Görüyorsunuz, kölenizim artık... Gücü kalmamış, adam yerine konmaz olmuş, zavallı, alil bir ihtiyarım..."

Bu eserde iki ayrı babanın çocuklarıyla yaşadığı mal paylaşım, başa geçme kavgası ya da kaygısı yüzünden yaşanılan entrikaları okuyoruz ve bu entrikalar insanlık tarihinden silinmeyen taht oyunlarından sadece birkaçı...

Shakespeare oyunlarını incelemek zordur benim yapmak istediğim de genel bir çerçevede değinmekti. Dört büyük trajedisinden biri sayılan bu eserini 1959 baskısından okudum. İlk sahibinin de adını yazdığı bu kitabın satın alınışının üzerinden 61 yıl geçmiş artık Shakespeare'in yaşadığı yıllardan bu yana diye kıyas yapacağımız zamanlar çoktan geride kaldı. Şu 61 yılda yaşanan trajedilerin de haddi hesabı yoktur hatta artık çeyrek asır kıyaslarını da geride bıraktık benim bu kitabı aldığım tarihten bu yana kaç tane trajediye şahit olduk. Dünya nereye doğru gidiyor Edmund'un da dediği gibi: "Şu insanlar da ne kadar budala oluyor! bahtın sillesini yeyince, çok kere kendi ektiğimizi biçtiğimiz halde, başımıza gelen felaketlerin mesuliyetini güneşe, aya, yıldızlara yüklüyoruz. Sanki kaderin zorlaması ile alçaklık ediyoruz." Bütün kötülükleri biz yapıyoruz lakin yapmadan önce kılıfını ya dinle ya siyasetle ya da toplumu arkamıza alarak hazırlıyoruz. Binlerce yıldır sürüyor bu kin ve nefret altın çağını da yaşıyoruz diyebiliriz...

Kral'a direktifler veren ve oyuna da ayrı bir renk katan Soytarı'nın da olduğu bir bölümle noktalamak istiyorum..

SOYTARI: Sen benim soytarım olsaydın amca, zamansız yaşlandığın için sopayı yerdin benden.
LEAR: Ne demek istiyorsun?
SOYTARI: Akıllanmadan yaşlanmayacaktın.



https://youtu.be/IFkRAyl3ZR4

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kral Lear
Baskı tarihi:
2009
Sayfa sayısı:
190
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944885850
Çeviri:
Özdemir Nutku
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Kral Lear

William Shakespeare (1564-1616): Oyunları ve şiirlerinde insanlık durumlarını dile getiriş gücüyle yaklaşık 400 yıldır bütün dünya okur ve seyircilerini etkilemeyi sürdüren efsanevi yazar, Kral Lear’de yozlaşan dünyanın çaresi olmayan çöküşünü ele alır. Bu oyunun kurgusu, karakterleri, felsefeli konuşmaları, evrenselliği ve zaman aşımına uğramayacak insani boyutuyla ortaya çıkan görünüm, Shakespeare’in hiçbir tragedyasında görülmeyen ölçüye ulaşır. Bu tragedyanın yapısına iyice kaynaşmış olan grotesk özellikler, tragedya-komedya ikilemi, Kral Lear’in kendine özgü niteliklerinin başında yer alır.

Özdemir Nutku (1931): Türk tiyatrosuna büyük katkıları olan eğitimci ve yönetmen Özdemir Nutku, eleştirmen, yazar ve çevirmen olarak da önemli yapıtlar ortaya koydu. Sahnelediği pek çok oyunun yanı sıra, araştırma, inceleme ve çevirileriyle de ödüller kazandı. Ülkemizde olduğu kadar yurtdışında da sahneye koyduğu oyunlar, verdiği ders ve konferanslarla tanınmaktadır.

Kitabı okuyanlar 2.437 okur

  • Dursun Eroglu
  • hülya
  • Ebrar
  • Soğuk Nevale
  • Merve
  • Tuğba
  • Maça Kızı
  • Mr. Sezer
  • Sude Ünver
  • Çiğdem

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.7
14-17 Yaş
%2.7
18-24 Yaş
%26.3
25-34 Yaş
%38.2
35-44 Yaş
%20.4
45-54 Yaş
%6.5
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%3.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%54
Erkek
%46

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%26.3 (173)
9
%21.6 (142)
8
%23.1 (152)
7
%9.1 (60)
6
%2.9 (19)
5
%2.4 (16)
4
%0.3 (2)
3
%0.2 (1)
2
%0.2 (1)
1
%0

Kitabın sıralamaları