Özdemir Nutku

Özdemir Nutku

YazarÇevirmen
8.6/10
3.767 Kişi
·
14.672
Okunma
·
12
Beğeni
·
1.321
Gösterim
Adı:
Özdemir Nutku
Unvan:
Tiyatrobilimci, Oyuncu, Yazar, Eleştirmen, Yönetmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 12 Ocak 1931
İlkokuldan sonra 1942'de Robert Kolej'e girdi. Orta eğitimden sonra 1950'de B.A. derecesiyle mezun oldu. Tiyatroya olan ilgisi Robert Kolej yıllarında başladı. Okulun Temsil kolunda amatör olarak çeşitli roller oynadı. 1946'de Kadıköy Süreyya Sinemasında sahnelenen Franz Lehar'ın Tarla Kuşu operetinde ilk kez profesyonel oldu. 1952 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Kürsüsüne yazıldı. 1956 yılında mezun oldu. Aynı yıl Almanya'ya gitti. Göttingen'de Georg-August Üniversitesi Tiyatro Bölümüne alındı. Burada Göttingen Devlet Tiyatrosu Sanat Yönetmeni Heinz Hilpert'in üç yıl boyunca asistanlığını yaptı. Almanya'daki çeşitli özel tiyatrolarda oyunlar sahneye koydu. 1959'da yurda dönerek Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Enstitüsü'ne asistan olarak alındı. 1961'de Doktor, 1967'de Doçent, 1974'te de Profesör oldu. 1976'da Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi bünyesinde Tiyatro Bölümünü kurdu. Daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi'ne bağlanan ve Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü adını alan bölümün başkanı olarak uzun yıllar çalıştı. Aynı zamanda Sahneleme dersi hocası olarak altmıştan fazla oyun sahneye koydu. İki bine yakın makalesi, çeşitli uluslararası tiyatro şenliklerinde yönetmenlik, tiyatro yazarlığı ve tiyatroya genel katkıları nedeniyle çok sayıda ödüller kazanmıştır.
Tiyatrosuna yardım etmeyen, onu desteklemeyen bir halk ölmemişse bile ölüm derecesinde hastadır.
133 syf.
·Beğendi·10/10
Sözlerle anlatılabilir mi, bir acının derinliği... Konuşabilir miyiz, hissedemediklerimizi... Romeo ve Juliet gibi delicesine sevmişsek birini.

Tarih boyunca iki düşman aileye mensup, sevgililerin ölümsüz aşkları dolanmıştır dilimize. Aslı ile Kerem, Leylâ ile Mecnun misâli. Romeo ve Juliet'de ailelerin düşmanlığına rağmen, baş koymuşlardır aşkın yoluna. Bu öyle bir aşktır ki, anlatılmaz... Onlar gönül verseler de birbirlerine, bakalım kader yollarını birleştirecek mi?

Ah! Ebeveynler... Hep kendi pencerelerinden bakarlar dünyaya. Düşünmezler mi, evlatları mutlu olsun, huzurlu bir yuva kursun. Keşke engel olabilsek öfkeli düşüncelerimize... Öfkeli düşüncelerimizin adaletsiz bencilliğinden yaşanmaz mı, bütün bu kavgalar. Hep bir isyan, hep bir başkaldırı. Ne var ki bunda, iki genç birbirini sevdiyse. Neden rahat bırakmayız onları. Destek olacağımıza, köstek oluruz, acımasızca...

" Sevgi olmasaydı, dünya donardı. " diyen, Mevlânâ Celaleddin Rumi'ye inat, sevgi yerine nefret dağıttığımız halde, geleceğe dair umutluyum yine de. Bir gün, insanlığı felakete sürükleyen bu kan davaları son bulacak ve sevenler sevdiklerine kavuşacak!
Sanmayın ki, bütün aşklar yarım kalacak! Elbette bu atmosferde, vuslatın mahşere ertelenmediği kavuşmalarda yaşanacak.

Shakespeare'in eşsiz kaleminden, muhteşem bir eser. " Bir yapıtın ölmezliği işin öyküsünde değil, o öykünün yazarı tarafından ele alınışında var olur. " der, Özdemir Nutku. Shakespeare hakkında bütün dile getirmek istediklerimi diğer eserlerin incelemelerinde ifade etmiş olsam da, keskin nükte ve kelimelerle oynamasına değinmeden geçemiyorum. Hele ki, Romeo ve Juliet'i ışık imgelemine benzetmesi, Shakespeare'den başka hangi yazarın aklına gelir.

Harry Potter serisini bilmeyen yoktur. Şimdi dikkat edin bakalım, bu cümle size bir yerden tanıdık gelecek mi!
" Ya duyarsam topraktan sökülen adamotlarının çığlıklarını? ( sayfa: 108 ) " Benim gibi sizde, J. K Rowling'in adamotları imgelemini Shakespeare'den aldığını anladınız, değil mi?

" Doktor olmasak da, reçetemiz şudur:
Öfkeyle kalkan zararla oturur.
Unutun,
Bağışlayın,
Barışın,
Ve anlaşın. "
Shakespeare ( 2. Richard- 7 )

" Daha acıklı öykü yoktur, bunu böyle bilin
Bu öyküsünden, talihsiz Romeo ile Juliet'in. "
196 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Bazı okurlar sırf okumuş olmak için okur. Anı değerlendirmektir maksat. Bazı okurlar da var ki tıpkı benim gibi, eksik olan bilgi hazinelerini doldurmak gailesindedir. Düşünsel bağlamda kendimizi ham sayarız ve her yeni öğrendiğimiz bilgilerin ışığında olgunlaştığımıza dem vururuz.

Bazen öyle eserlere denk geliriz ki, kendi benliğimizin bir aynası yansımasıdır anlatılanlar. Zihnimizin karanlık dehlizlerine gizlediğimiz anılarımız bir, bir çıkar gün yüzüne! Salt kendi öz benliğimiz de, bir aydınlanmadır yaşadığımız. Öyle bir aydınlanma ki yaşanılan hem içten, hem de dışardan.

Kış Masalı adlı eserle, Shakespeare'in yedinci eserini okumuş olmaktayım. Siz deyin, yumuşak ve ince duyguları keskin ve nükteli bir anlatımla dile dökmesi; ben diyeyim, karakterleri derin bir şekilde analiz ederek, karşı görüşlere ve çarpıcı karşıtlıklara yer vererek insan davranışlarını sorgulaması. Sebep ne olursa olsun! Shakespeare olan ilgim ve akabinde gelişen hayranlığım artarak çoğalmakta.

Montaigne'nin Denemeleri 1603'te yazdığında, İngilizleri etkisi altına aldığı zamanlar, Shakespeare'in de oyunlarında monarşi yönetiminin huzursuz ve kuşkucu ortamını halka yansıtmakla meşgul olduğunu, biliyor musunuz? Öyle ki eserlerine aşina olan okurlar mutlaka bilir, Shakespeare'in soylu ile yoksul halk arasındaki sınıf farkını nasıl irdelediğini. Shakespeare iki sınıf farkını da en ince ayrıntılarına kadar irdelediği için, farkında olmadan büyük bir kalkınma akımının öncüsü olmuş ve ortaçağdan kalma sınıf farkı sorgulanmaya başlanmıştır.

Kış Masalı beş perdelik bir tiyatro eseri olmasına rağmen Özdemir Nutku'nun yapmış olduğu araştırmalar ışığında, dramatik sahneler arasına komik geçişler serpiştirilmiş olduğundan bir romans olarak değerlendirildiğini öğrenmekteyiz. Eserde kraliyet ailesine mensup bireylerin hayatlarının irdelenmesi, rastlantı olamayacak kadar hakikattir. Tarihsel verilere göre oyundaki karakterler ile, iktidarda hüküm süren kraliyet üyeleri hemen hemen birebir özdeşleşmekte. Shakespeare'in oyunlarında ki tek gayesi soylu ve yoksul halk arasındaki farkı görünmez ince bir çizgiyle çizmek olduğuna göre de, sanırım bir okur olarak anlatılanlara şaşırmak çok anlamsız kalır.

Oyunun konusuna değinecek olursak, Rus İmparatorunun kızı olan Hermione ile Sicilya Kralı Leontes'in mutlu giden bir evliliği vardır. Ama ne zamana kadar! Ta ki Leontes'in kardeşim dediği Bohemya Kralı Polixenes, Sicilya'ya adım atana kadar. Polixenes ve Hermione arasında gelişen yakınlığa Leontes aşırı anlamlar yükleyince olanlar olur. Bundan sonra olaylar felaketler zinciri gibi, birbiri ardınca gelişir ve her şey içinden çıkılamaz karmaşık bir hal alır.

Karşıdan bakmak, mütemadiyen insanı yanıltır. Hele bir de aklımız yanlış düşüncelere kapılırsa, yandığımızın resmidir yaşanılan. Yanlış düşünceler, fesat düşünceleri de beraberinde getirir ve sonuç her iki taraf içinde geri dönülemez büyük bir yıkımdır, mücadele etmek zorunda kalınan.

Özellikle oyunda dikkat edilmesi gereken önemli bir mevzu var ki, o da güven duygusunun çiftler arasında ne kadar çok önem arz ettiği. Shakespeare çiftler arasındaki en önemli unsurun güven duygusu olduğuna, aksi olası muhtemel bir durumda ise güvensizliğin kıskançlığı tetikleyeceğine ve akabinde gerçekleşek olan manevi yıkıma dem vurmuştur.

" Güven ruh gibidir, terk ettiği bedene asla geri dönmez! " diyen, Shakespeare kulak vermenizi ve eserlerini önemle okumanızı tavsiye ederim.
116 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Tarihsel verilerde Shakespeare, eseri yazma aşamasında Cervantes'in Don Quijete'deki,
" The History of Cardenio "
başlıklı öyküden esinlendiği belirtilmektedir.

İlk defa Shakespeare'in yardımcı yazarı olan John Fletcher ile müşterek yazmış olduğu bir eserini okudum. Oyun Üzerine yapılan açıklamalarda " Shakespeare ana olay dizisini, Fletcher'de ikinci olay dizisini yazmıştır. " der, Özdemir Nutku. Ve " Eser tamamlanınca son düzeltmeleri Shakespeare ele almıştır. " diye, noktalar cümlesini.

Ana olay dizisini Shakespeare yazsa da, son düzeltmeler Shakespeare'in dokunuşlarına sahip olsa da, bana göre bir şeyler eksikmiş gibi. İşin kötü yanı Shakespeare'in diğer eserlerini okurken aldığım hazzı Cardenio' da duyumsayamadım. Hani bazen bazı şeyleri dışa vuramıyorsak, bu durum o şeyler hakkında hiçbir şey hissetmediğimiz anlamına gelmez ya, Cardenio' da ben de bu hissi pekiştirdi.

Bazı meseleler bütünlük arz ettikçe, daha çok etki eder.
Belki de eser tamamen Shakespeare'in kaleminden çıkmadığı için, hissettiğim yarım kalmışlık. John Fletcher' de etkili bir yazar. Ama onun kaleminden çıkan yardımcı karakterlerin diyalogları, Shakespeare'in kaleminden çıkan yazılar gibi ateşli ve yoğun değil! Oysa ki Shakespeare tarafından yazılan ana karakterlerin atmosferi diğer eserlerinde olduğu gibi, ateşli ve yoğun. Okurun aşina olduğu o ince dokunuşlara sahip nükteler, derin düşünceler ve büyük sözler okuru sarıp sarmalamakta.

Bir de nazarımdan kaçmayan, diğer eserlerine oranla hayalperestliğin daha bir ön planda olması. Eserde iyiliğin ve kötülüğün çatışması, sevginin yüceliği ve kadının değeri gibi, topluma mal olmuş değerlere önem verilmiş olsa da, baştan sona fantazi.

Kısaca eserin konusuna değinecek olursak, bir soylunun varisi olan Lucinda'nın etrafında gelişir. İki erkek arasında kalan Lucinda alacağı kararlar doğrultusunda oyunun şekillenmesini sağlar. Kazananı olmayan bir savaş. Bilâkis kaybedenlerin olacağı bir savaş. Okur kendi hükmüne mi, ram eder, yoksa kendisi kendi doğasının yararlığına mı ram olur bilinmez ama iki görüşü de bağdaştırabilir. Bence tarafları baştan belli olan bir savaşa girmek kadar, aptalca bir hareket yoktur. Ama insanız işte! Sınırlarımızı olabildiğince zorlamayı severiz. Hem de kayıplarımızı düşünmeden...

Napolyon'a sormuşlar: " Savaşlarda niye kendinizi tehlikeye atıyorsunuz? Vatanseverlik, güç, ün ya da servet için mi? "Napolyon'un buna yanıtı şu olmuş:
" Hiçbiri değil! Aşık olduğum bütün güzel kadınları elde etmek için " demiş.

Değerli okurlar, eser dimağımda eksik bir tat bıraksa da beğendim. Okumak isteyenlere tavsiye ederim.
115 syf.
Venedikli tacir Antonio'nun gemileri sefere gitmiştir.Bu sırada en yakın dostu Bassanio'nun sevdiği kıza kavuşmak için paraya ihtiyacı vardır.Antonio kendisinden nefret eden kötü kalpli bir yahudi Shylock'tan borç alır.Adam senet gününde ödenmezse Antonio'nun etinden bir parça kesecektir.Gemileri batan Antonio'nun borcunu ödeyip şerefini kurtarmak için mücadele edilir.Beğenerek okuduğum,dostluk sadakat ve aşk üzerine yazılmış güzel bir oyundu.
133 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Not1: Bu bir inceleme değildir. Tür olarak ne olduğunu henüz ben de bilmiyorum. Bir denizkızının ruh birikintilerinden fazlası da olmayabilir.
Not2: (Hâlâ eserin konusu ya da işleyişi hakkında hiçbir fikri olmayanlar varsa) bol miktarda ipucu içerir.
Not3: Eserde geçen ve denizkızı tarafından bozuma uğratılmış cümleler ' ' ile, doğrudan alıntı yapılan cümleler " " ile belirtilmiştir. Denizkızının yapmış olduğu sürç-i lisanlar yazara ya da çevirmene mal edilmesin. (Hasan Ali Yücel Klasikleri/XIII. Basım)

Bir Denizkızı Güncesi

Bir gün, bir denizkızı açtı gözlerini yarı aydınlık bir sabaha. Daha yeni uyumuştu oysa. Son günlerde fena alışkanlık edinmişti bunu da. Geceleri uyumak istemiyor; gözleri acıyana dek kitaplara gömülüyor, kitap okuyamayacağını anlayınca da tavandaki yıldızlarına dikiyor gözlerini. Işıklar kapandıktan bir süre sonra onların da ışığını yitirmeye başladığını yeni keşfetmişti mesela. Oysaki o her gece o yıldızların ışığı ile uykuya dalardı. Sabahları da uyanmak çok zor geliyor hal böyle olunca. O sabah da aynı duygu-suzluk-lar içinde giyindi, çıktı evden. Biraz hava almaya ihtiyacı vardı. Yeterince büyük bir nefes alırsa, tüm dertleri de verdiği nefesle çıkıverecekti sanki. Yolu biraz uzatıp yürümeye karar verdi. Attığımız ya da atmadığımız her adımın bizi nereye götüreceğini bilemeyeceğimizi düşünmeden, gökyüzüne baka baka yürüdü. Bir bu vardı elinde çünkü. Gökyüzü griliğe teslim olmamıştı henüz; çok şükür. Yürüdü bir müddet böyle. Derken, bir ses duydu. Sıcaklığını yüreğinde hissettiği bir sesti bu. Yürüdü sese doğru, bir amca çıktı karşısına. Kocaman yüreğini tek gözüne yansıtarak bakan bir amcaydı bu. “Bir simit alayım” dedi denizkızı. Açlığı o an aklına gelivermiş gibi. Midesi de hep bunu bekliyormuş gibi harekete geçti. Simit değil, can simidi belledi elindekini. Kavuşmak istedi bir an önce. Simidini yerken kitabından bir iki sayfa okuma fırsatı kaçırmamak için en yakın parka doğru yürümeye başladı farkına varmaksızın. O anda, parkları salıncaklardan ibaret sayan bir şehirde olduğunu unutmuştu bir an için. Parkın iki bankından güneş gelenini ve tek ağacına en yakın olanını seçti, oturdu. Güneş, olmazsa olmazıydı denizkızının. “Bir denizkızı olmasam güneşkızı olurdum herhalde” diye düşünürdü zaman zaman. Simitini daha yeni bölüyordu ki bir resim ilişti gözüne. Üç tane balık… Ama daha önce gördüğü/çizdiği/hayal ettiği hiçbir balığa benzemiyordu bunlar. İlk kez görüyordu asık suratlı bir balık. Bir de değil üstelik üç tane yan yana. Ne düşüneceğini bilemedi önce, arkadaşlarına yapılan haksızlığa kızdı. Kendini de onlara benzetti sonra. Daha çok kızdı. Bir müddet sonra çıkardı şu eli ayağı olan aleti, doğduğu/büyüdüğü şehrin fotoğraflarına baktı. Canı sıkılınca gidip sığındığı limanlara bakıp iç geçirdi. İçini döktü sonra, hiç tanımadığı insanlara. En yakınları görmüyordu çünkü nasıl boğulduğunu bu şehirde. Ama araya suretler girmezse daha mı kolay oluyordu bir insanı anlayabilmek? Yahut içini döktüğü insanların her biri, kendini kitaplarda bulmuş insanlar olduğu içindi belki de bu anlaşılabilirlik. Mutlaka tanık olmuşlardı bir kitabın sayfalarında, denizinden uzak kalan bir denizkızının yakarışlarına. Bilemedi, durmadı da üstünde. Yalnızca içini dökmek istedi. “Suskun insanın içi sözcük kuyusudur derler.” Diye sesleniyordu üstelik Hasan Ali Toptaş elindeki kitaptan. İyi geldi içini dökmek. Ne yapması gerektiğini anlamıştı kalbi. Ayağa kalktığını duydu sonra kendinin. Belli ki kalbi, aklına anlatmamıştı henüz, mani olmasın diye. Yürüdü, yine düşünmeden. Mümkünmüş gibi. Koşar adım geçiyordu bu defa az önce dalgın dalgın yürüdüğü sokakları. Biri görür de gitmesi gerekenin tam tersine gidiyor diye yolundan çevirir diye korktu galiba. Soluk soluğa kalmıştı, durakta bekleyen otobüse atladığında. Yanlış bir gündü oysa; çantasındaki kitap daha yol bitmeden bitiverdi. “En az iki kitapla çık bundan sonra yola” diyerek payladı kendini.

Otobüsten iner inmez, sahile varmadan önce kitapçıya koştu. Aklında yoktu ama görür görmez alıp bağrına basacağı kitap onu bekliyordu. “Ah Romeo, neden Romeosun sen?” diyordu bir ses. Kayıtsız kalamadı sese. Ama akıllanmıştı, iki kitap aldı oradan. Koşar adım sahile indi sonra. Az önce içini döktüğü mecradaki profil resminde, kucağında kitaplar ile kıyısında oturup hayallere daldığı sisli bir Akdeniz çok uzaktı belki o anda ama kapak fotoğrafındaki kuşlarla bezeli Ege tam karşısındaydı. Tam o noktada, fotoğrafı çektiği noktada, durdu. Nefes aldı. Gerçek bir nefesti. Bugüne kadar aldığı her nefesi haklı kılan bir nefesti bu. İndi denizkızı kayalıklara, rahatça oturabileceği bir yer aradı. Hava da öyle güzel... Oturdu sonra, sarıldı kitaplarına. Bir satır okuyup bir kafasını kaldırıp martılara bakıyordu denizkızı. Aklının kapılarını ve kulaklarını diğer tüm seslere kapadı, yalnızca deniz ve martılar vardı. Bir de Romeo’nun yakarışları. Aşka mı aşıktı Romeo? Bir anda önündeki deniz ‘aşıkların gözyaşları ile beslenen bir deniz oluverdi’ sanki. ‘Kederli saatlerin’ zaman dilimine girdi denizkızı. Amma da uzundu kederli saatler. Onları kısaltmak mümkün müydü? Mümkündü elbet fakat ne Romeo ne de denizkızı sahipti onları kısaltacak olan şeye. ‘Her şeyi gören güneş, o anın benzerini görmemiştir dünya yaratılalı beri’. Öyle sanıyordu denizkızı. Romeo da öyle sanmıştı, görene kadar Juliet’i. Oysaki engellenemez an gelip çattığında şu sözler dökülüyordu dudaklarından: “Gönlüm hiç sevdi mi bugüne dek?/Sevdiyse, yalanlayın gözlerim. Görmedim çünkü/Bu geceye dek gerçek güzelliği.” Yakarıyordu Romeo’nun dudakları, inanç dönmesin umutsuzluğa diye. Juliet’in kalbine de bir kez düşmüştü tohum. ‘Biricik sevgisi, biricik nefretinden doğuyordu.’

Ürperdi denizkızı nereden geldiği belli olmayan bir rüzgâr ile. Kalktı kayalıklardan. Biraz daha yürümeli, yalnızca denizin değil denizin çevresinde hayat bulan her şeyin tadını çıkarmalıydı. İlerledi biraz. Küçük bir çocuğu sevdi, güneşte dinlenen kedilere bakıp uzun uzun gülümsedi, bir köpeğe selam verdi. Oysaki aklı hep Verona’daydı. Köpeğin gözlerinde bile görüyordu o soruyu: sevgi atlatabilir mi her engeli? ‘Dönüp gidebilecek miydi Romeo yüreği oradayken’? Bir an önce koşup şahit olmalıydı o ana; bir aşığın dudaklarından dökülen aşk tiradına. Diğerinin gönlünde filizlendirdiği o muhteşem çiçeklerin kokusunu eklemeliydi deniz kokusunun yanına. Koştu, denizler aşıp vardı Verona’ya. ‘Aramak boşunaydı bulunmak istemeyeni.’ Fakat aşk saklayamazdı bir türlü kendini. Juliet, o gencecik yüreğinde nasıl derin bir aşkın başlangıcıydı böylesi, şaştı denizkızı. Rahip Lawrance okudu denizkızının aklından geçenleri. “Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulur” diye düşünüyordu denizkızı da kayalıklara vuran dalgalara bakarken. Saymaya kalkacaktı az daha denizkızı, o an’ı an yapan ne varsa; Juliet uyardı: “Dilencidir ancak servetini sayanlar” diyerek. Anladı denizkızı, öyle büyüktü ki serveti, söze gerek yoktu.

Acıktığını duydu yine denizkızı. Devam etmeliydi başladığı yola. Biraz daha yürüdü yolun götürdüğü yere. Tüm yolculuğun buraya ulaşmak için olduğunu bilmiyormuş gibi yaptı o an. Yiyecek bir şeyler söylerken bile kendi açlığından çok balıklar vardı çünkü aklında. Kendi bir ısırıyorsa, balıklara üç atıyordu. Gülümsediklerini en içinde hissediyordu onlar ekmekleri kapışırken. O sırada Romeo ve Juliet evlenmiş, bulutlarda geziyorlardı. Fakat uzun sürmedi bu mutluluk. Romeo ne kadar aksini anlatmaya çalışsa da ikna edemedi Tybalt’ı. Aklını isimle bozmuş, kavganın tek çözüm olduğuna inanıyordu çünkü. Kulaklarını tıkamıştı egosu. Durup dinleyemezdi, dinlese de anlayamazdı Romeo’nun niçin ‘onun adına da kendi adı kadar değer veriyor’ olduğunu. Son nefesini verirken ne düşündüğünü merak etti denizkızı. O sırada bir çiçek kondu masaya. Balıklar hâlâ ekmeklerin peşinde. Kendi geçiminin derdinde bir çocuk; çok uzaklarda olduğu belli olan bir denizkızına bir barış çubuğu uzatıyor. Elbet, onun da beklentisi var. Çiçek ikram ama selpak paralı. Gülümsüyor denizkızı, aklı Verona’da. Romeo sürülünce çok uzaklara, taze evli Juliet nasıl kaldıracak bunca acıyı? Bulacak elbet bir yolunu. Rahip Lawrance bulur elbet en doğru yolu.

Juliet rahibin hücresine doğru yola çıkmışken denizkızı da kalktı masadan. Daha bitmemişti yol. İki perde daha vardı. Görülecek yerler, alınacak nefesler vardı. Yürüdü kaleye doğru her adımın tadını çıkara çıkara denizkızı. Bir dahaki sefere kediler için yiyecek getirmeyi aklının bir köşesine yazmayı ihmal etmedi. Bu defa sola dönüp tavuskuşlarını en sona –ve aceleye- bırakmak istemedi. İlk onların yanına gitti. Uzun uzun baktı, içini döktü onlara. Boyunlarını uzata uzata, kuyruklarını sallaya sallaya dinledi onlar da. Bir de özür mırıldandı bu defa yiyecek bir şey yok diye. Çok hazırlıksız gelmişti çünkü. Ama onlar daha cömertti bugün. Uzun zamandır aradığı tavuskuşu tüyüne kavuşmuştu denizkızı. Bir süredir kuş tüyleri biriktiriyordu. Günün birinde denize açılıp kaybolamazsa diye yedek bir plan. Yeterince kuş tüyü biriktirirse uçabileceğine inanıyordu çünkü. Bir denizkuşu! O sırada Juliet de rahip ile bir plan yapmış, ölümü kandırırsa herkesi kandıracağını düşünmüştü. Sevgisi söz konusu ise her şeyi göze almıştı Juliet. Romeo’ya haber ulaşmamıştı henüz. Onun gözünde yaşasın güzel Juliet diyerek kapattı kitabı denizkızı, yürüdükçe yürüdü.

Son perdeyi okumamaya karar verdi. Onun da zamanı gelecekti elbet. Esen bir rüzgâr, içindeki tüm duygu kırıntılarını ortalığa saçıverecek diye korktu, düzene koyması gerekiyordu önce. Oturdu deniz kenarında, balıkları görebileceği bir masaya. Kitabın 134. Sayfasını açtı ve başlık attı: Bir Denizkızı Güncesi.

(Denizkızı, bu günceyi yazmaya başlarken eve döndüğünde masasında mavi bir unicorn bulacağını bilmiyordu. Günceyi yazdığı kalemle aynı renkte; denizin ve gökyüzünün en güzel tonunda. Bu unicorn ona çok şey anlatacaktı. Değişim anının, ben geldim demeden geldiğini anlatacaktı sözgelimi gözleriyle. Ya da hava değişimine değil, manevi değişime ihtiyacı olduğunu ve bu anın tam da eşiğinde olduğunu. Oturdu ve beşinci perdeyi okudu denizkızı, kararmaya başlayan hava ile birlikte ışık saçmaya başlayan yıldızların altında.)
160 syf.
·3 günde·8/10
Bir arkadaşım bana " İnsanları tanımak istiyorsan psikoloji kitapları değil, tiyatro kitapları okumanı tavsiye ederim." demişti. Hak verdim.

Fitne ne büyük bir zehir! Hele de güvene oynanmışsa...Bir kanser gibi yavaş yavaş hissettirmeden ele geçirir ruhunuzu.Bütün masumiyeti bir canavara çevirir. Öyle bir parazit ki bütün huzuru yer bitirir. Geriye zombileşmiş ruh kalır. Bütün dünya ayaklarınıza serilse de her şeyde bir bit yeniği arar durursunuz. Boğazınızda hep bir düğüm varmış gibi sürekli yutkunursunuz. Uykusuzluğun esiri olur geceleriniz. Huzursuzluğun esiri olur gündüzleriniz. Ve şüphe ve güvensizliğin getirdiği kara bulut sevdiklerinizi bir bir alır elinizden.

Güvenin güvesi şüpheden uzak kalmanız temennisiyle. Fitnesiz dostluklar dilerim.
112 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Shakespeare'in kitaplarını okurken hiç mi hiç sıkılmam. Dili ağır deseler de ben okurken cümlelerin inceliğinden, naifliğinden kendimi alamam, bir de açarım arkadan klasik müzik oh değmeyin keyfime, İnsanı öyle bir geçmişe götürür ki karakterin hissettiklerini siz bütün iliklerinize kadar hissedersiniz. Size önerim Shakespeare okuyun ve okutturun. Ruhunuzun inceldiğini farkedeceksiniz.
125 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
" Hırçın Kız " ilk defa 1594 tarihinde, yayımlanmış beş perdelik bir komedyadır. Bu oyunu yazdığı sırada on dokuz, yirmi yaşlarında olan Shakespeare'in, başarı yolunda artarak çoğalan bir kariyere imza atacağını biz okurlar olarak, öngörmemiz su götürmez bir hakikattir.
Komedyanın muhteviyatı, hayatı yoksulluk içinde geçmiş, içki içip sarhoş olmaktan başka bir meziyete sahip olmayan Sly isimli bir kişiye karşı sergilenen bir oyundan ibarettir. Oyuna göre, Sly sarhoş olduğu bir anda alıkonulacak ve uşaklarla dolu bir konakta uyanması sonucunda da, çok zengin bir soylu efendi olduğuna inanması sağlanacaktır. Bu oyunu maiyetiyle birlikte, avdan dönen bir soylu gerçekleştirir. Maksat eğlenmektir. Ön oyunda Sly ve Lord vasıtasıyla soylu kesimin, işçi sınıfını aşağılamasına yani sınıf farkına dem vurulsa da, oyunun sonu havada kalmıştır. Çünkü ön oyundan sonra, birinci perde de oyuna başka karakterler dahil olur.
İkinci olayda da Petruchio isimli bir şahsın, dobra ve gözü pek Katherina'yı süt dökmüş uysal bir kediye dönüştürmesine değinilmiştir. Anlayacağınız, oyun içinde oyun.
Eser Shakespeare'in nüktelerine, bol bol rastlayacağınız özellikte. O nükteler ki, taşı gediğine koymak, dedirten cinsinden. İster istemez satırlar arasında ilerledikçe, gülümsemeden duramıyorsunuz. Hele ben Sly'e eşi diye yutturulan kadın kıyafeti giydirilmiş erkek uşağa, ismini vermedikleri için " Madam karı " diye, hitap ettiği diyaloglara bayıldım.
Ama ikinci olayda sergilenen oyunu sevdiğimi söylersem yalan söylemiş olurum. Aksi, ters bir kadının, nasıl uysal bir eşe dönüşebileceğinin tüyolarını veren eser, o dönemde kadına verilen değeri yansıtır nitelikte. Bende bir kadın olduğum için, yapılan davranışları hoş görmem, benim nazarımda kabul edilebilir bir davranış değil. Ki eser de yapılan eylemleri, bir hayvana bile reva görmeyen ben, nasıl böyle bir eylemi mazur görebilirim. Mesela, aç bırakarak bir kadını uysallaştırmak. Ne derece doğru bir davranış, işte orası tartışılır. Aslında suçu tamamıyla Shakespeare yüklemek doğru olmaz. Çünkü o sadece etkin olduğu zamanda ki toplumun, kadına verdiği değeri yansıtmıştır eserinde. Kadının kocası ne derse onaylaması, koşulsuz itaat etmesi ananelerimizde karşımıza çıkan bir örnektir.
Toplumda " Kadın ehlileştirmek " adıyla yapılan eylemleri saymaya kalksak işin içinden çıkamayız.
Önsözde Özdemir Nutku'nun da değindiği gibi, bu oyunun o dönemde çok sayıda erkek seyircisi olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.
Özellikle günümüz hayat koşullarında sergilenen oyun bile olsa, kadınların kişiliklerinin yok edilmesi eyleminin kabul edilebilir haklı bir izahı yoktur.
Shakespeare geç tanıdığım ama geçte olsa, iyi ki tanımışım dediğim yazarlardan. Birinci perde de sergilenen oyunun konusunu pek beğenmesem de, Shakespeare ait nükteli sözlerinden feyz almak isteyen her okura tavsiye ederim.
115 syf.
·Puan vermedi
Venedik taciri Antonio, oyunun kötü adamı Yahudi Shylock’tan borç alır. Vadesinde üç bin dukayı ödeyemezse, etinden bir parça kesilecektir. “Masal bu ya,” denir ya, işte oyun da bu ya, ödeyemez borcunu. Bu parayı sonradan bulmuştur fakat sözleşmeyi vaktinde yerine getirememiştir nihayetinde. Kalbine yakın bir yerden bir parça et kesilecektir, tabii Shylock merhamet göstermezse. Peki, kimseden merhamet beklemeyen Shylock’tan merhamet beklemek doğru mudur? Ve yeri gelmişken, doğru olan kimdir? Yasalara uyan mı, merhamet eden mi? Yasadan adalet bekleyen, karşısındakine merhamet duyamaz mı? Kötülüğüne şüphesiz gözle baktığımız bir adamdan kötülük gördüğümüz zaman şaşırmak ne derece samimidir? Bu sorularla sizlere emanet ediyorum Antonio’yu ve zengin mirasçı Portia’ya geçiyorum.

Babası Portia’ya sadece bir servet bırakmaz, kızını beğenen beyler için de üç tane sandık bırakır. Altın, gümüş ve kurşundan olan sandıklar... Doğru sandığı seçen kızını hak eden, doğru adamdır. Evleneceği adamı seçmek dahi kendisine bırakılmamış Portia’ya ben bırakıyorum burada sözü:
“ İnsanın kendisi için iyi olanı bilmesi ne yapacağını bilmesi kadar kolay olsaydı, şapeller kiliselere, fakir adamların kulübeleri prens saraylarına dönüşürdü. İyi bir kahin kendi talimatlarına uyan kahindir. İyi ve doğru olanın ne olduğunu en az yirmi kişiye öğretebilirim ama kendime öğretemem. Bizlere toplumsal kurallar öğretiliyor ama bazı ateşli anlarda bu kurallar tamamen hiçe sayılabiliyor. Çılgın gençlik, işte bu ateşle iyi öğütleri hiç saymakta ve uygulamamaktadır. Fakat bu şekilde düşünmek, benim koca seçmemi kolaylaştırmıyor. Ah, şu seçimler. Ne sevdiğimi ne de sevmediğimi seçebiliyorum. İşte ben buyum. Ölmüş bir baba tarafından engellenen bir genç kız. Ne kadar güç bir durum değil mi Nerissa? Ne birini seçebiliyor ne de başka birini reddedebiliyorum.”
Peki, bu aptal sandıklar aşkını bulmana yardım etse ne olurdu hiç düşündün mü Portia? Sevdiği adamı sandıklara uğurlarken, içinde ya doğru seçimi yapamazsa korkusu ile söyledikleri, bakın size bambaşka bir Portia, artık aşık:
“Güzel gözlerin beni ikiye böldü. Bir yarım sadece sana ait ve diğer yarım yine senin. Sevgim senin, kalbim senin, hepsi senin. Ah bu kötü zamanlar yok mu... İnsanlar sahip oldukları şeyler üzerinde hiçbir hak iddia edemiyorlar. Yani sana aitim ama senin değilim. Talih çıksın saklandığı cehennemden, çıkıp gelmiş ama benim için değil.”

Antonio’yu Shylock’la, Portia’yı sandıklarıyla baş başa bırakıyor ve aşk, dostluk, adalet ve merhamet üzerine sizleri düşündürecek, ruhunuzu dinlendirecek bu oyunu okumanızı temenni ediyorum. Sevgiler.

Yazarın biyografisi

Adı:
Özdemir Nutku
Unvan:
Tiyatrobilimci, Oyuncu, Yazar, Eleştirmen, Yönetmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 12 Ocak 1931
İlkokuldan sonra 1942'de Robert Kolej'e girdi. Orta eğitimden sonra 1950'de B.A. derecesiyle mezun oldu. Tiyatroya olan ilgisi Robert Kolej yıllarında başladı. Okulun Temsil kolunda amatör olarak çeşitli roller oynadı. 1946'de Kadıköy Süreyya Sinemasında sahnelenen Franz Lehar'ın Tarla Kuşu operetinde ilk kez profesyonel oldu. 1952 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Kürsüsüne yazıldı. 1956 yılında mezun oldu. Aynı yıl Almanya'ya gitti. Göttingen'de Georg-August Üniversitesi Tiyatro Bölümüne alındı. Burada Göttingen Devlet Tiyatrosu Sanat Yönetmeni Heinz Hilpert'in üç yıl boyunca asistanlığını yaptı. Almanya'daki çeşitli özel tiyatrolarda oyunlar sahneye koydu. 1959'da yurda dönerek Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Enstitüsü'ne asistan olarak alındı. 1961'de Doktor, 1967'de Doçent, 1974'te de Profesör oldu. 1976'da Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi bünyesinde Tiyatro Bölümünü kurdu. Daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi'ne bağlanan ve Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü adını alan bölümün başkanı olarak uzun yıllar çalıştı. Aynı zamanda Sahneleme dersi hocası olarak altmıştan fazla oyun sahneye koydu. İki bine yakın makalesi, çeşitli uluslararası tiyatro şenliklerinde yönetmenlik, tiyatro yazarlığı ve tiyatroya genel katkıları nedeniyle çok sayıda ödüller kazanmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 12 okur beğendi.
  • 14.672 okur okudu.
  • 220 okur okuyor.
  • 9.594 okur okuyacak.
  • 103 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları