Özdemir Nutku

Özdemir Nutku

YazarÇevirmen
8.6/10
9,8bin Kişi
·
39,6bin
Okunma
·
51
Beğeni
·
4.672
Gösterim
Adı:
Özdemir Nutku
Unvan:
Tiyatrobilimci, Oyuncu, Yazar, Eleştirmen, Yönetmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 12 Ocak 1931
İlkokuldan sonra 1942'de Robert Kolej'e girdi. Orta eğitimden sonra 1950'de B.A. derecesiyle mezun oldu. Tiyatroya olan ilgisi Robert Kolej yıllarında başladı. Okulun Temsil kolunda amatör olarak çeşitli roller oynadı. 1946'de Kadıköy Süreyya Sinemasında sahnelenen Franz Lehar'ın Tarla Kuşu operetinde ilk kez profesyonel oldu. 1952 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Kürsüsüne yazıldı. 1956 yılında mezun oldu. Aynı yıl Almanya'ya gitti. Göttingen'de Georg-August Üniversitesi Tiyatro Bölümüne alındı. Burada Göttingen Devlet Tiyatrosu Sanat Yönetmeni Heinz Hilpert'in üç yıl boyunca asistanlığını yaptı. Almanya'daki çeşitli özel tiyatrolarda oyunlar sahneye koydu. 1959'da yurda dönerek Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Enstitüsü'ne asistan olarak alındı. 1961'de Doktor, 1967'de Doçent, 1974'te de Profesör oldu. 1976'da Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi bünyesinde Tiyatro Bölümünü kurdu. Daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi'ne bağlanan ve Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü adını alan bölümün başkanı olarak uzun yıllar çalıştı. Aynı zamanda Sahneleme dersi hocası olarak altmıştan fazla oyun sahneye koydu. İki bine yakın makalesi, çeşitli uluslararası tiyatro şenliklerinde yönetmenlik, tiyatro yazarlığı ve tiyatroya genel katkıları nedeniyle çok sayıda ödüller kazanmıştır.
Eleştirmenin kendi beğenisini ortaya koyma hakkı vardır. Buna kimse karışamaz; çünkü onun beğenisi birikimlerinin ve deneyimlerinin toplamıdır.
Özdemir Nutku
Sayfa 201 - Kabalcı
Bir karakterin iyi ya da kötü olması davranışlara bağlıdır. Tıpkı bir mimarın bina yaptıkça bina yapmasını daha iyi öğrenmesi gibi...
Özdemir Nutku
Sayfa 43 - Kabalcı
Sanatçıyı yaralayan esas eleştiri, gereğinden çok övgü düzen, abartılı, öznel duyguların yönlendirildiği yazılardır.
Özdemir Nutku
Sayfa 195 - Kabalcı
Tarihteki büyük oyun yazarları arasında, Anton Çehov, en ince, en zor, en gizli kalmış olandır. Çehov'un sanatına dıştan bakıldığında, onun dingin, kıpırtısız bir göl olduğu izlenimi uyanabilir; oysa o coşkuludur, başkaldırısında kesindir ve etkisi derinlerden başlayarak su yüzüne çıkan bir volkanı andırır.
Özdemir Nutku
Sayfa 153 - Kabalcı
İnsan emeği ile doğayı değiştiriyor, doğayı değiştirirken kendi de değişikliğe uğramak zorunda kalıyordu.
Özdemir Nutku
Sayfa 108 - Kabalcı
Rönesans düşüncesi, Ortaçağ'ın, insanı ahlaksız ve öteki dünyanın karşısında bu dünyayı sefil bulan düşünce dizgesine karşı bir başkaldırıydı.
Özdemir Nutku
Sayfa 89 - Kabalcı
133 syf.
·1 günde·10/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Shakespeare'in hayatı, mutlaka okunması gereken kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: https://youtu.be/rGxh2RVjmNU

Romeo ve Juliet, Othello, Hamlet, Macbeth ve Kral Lear gibi oyunların yazarı olan Shakespeare’in esas adı Şeyh Pir miydi ve gizli bir Müslüman mıydı? Hamlet'teki "To be or not to be" kısmının gerçek hali acaba "Töv be or not töv be" şeklinde miydi? Yoksa Shakespeare diye biri hiç yaşamadı mı?

Bu tür gerçekdışı iddialardan kurtulmanız için hazırladığım bu inceleme, aslında oldukça detaylı ve yeterli bir okuma rehberi olacak. Çünkü Shakespeare'den okuduğum 42 adet kitabı herkesin okumaya zamanı olmayacağını bildiğim için ben de en önemli bulduğum kitaplar konusunda bir okuma rehberi incelemesi yapacağım. Daha çok okurun faydalanabilmesi için 4 aylık bir emeğin ürünü olan bu incelemeyi paylaşabilirsiniz, emeğe saygı +rep. Ayrıca Shakespeare ve kitapları hakkında aklınıza takılan şeyler varsa yorumlarda da bana soru olarak yazabilirsiniz.

Öncelikle Shakespeare diye biri gerçekten yaşadı mı? Mina Urgan'ın Shakespeare ve Hamlet kitabında Shakespeare'in aslında kim olduğuna dair bugüne kadar şu isimlerin ortaya atıldığı söylenmiş: Francis Bacon, Earl of Southampton, Lord Rutland, Sir Walter Raleigh, Earl of Derby, Earl of Oxford, Christopher Marlowe. Shakespeare diye birinin hiç yaşamadığını, onun esasında Francis Bacon olduğunu söyleyenler konusunda ise şöyle diyor Mina Urgan:
"Bu tür iddiaları ileri sürenlerin ya bilgisiz ya şarlatan ya da delirmiş olduklarını kabul etmek zorundayız." (s. 31)

Mina Urgan'ın dediği gibi biri olmak istemiyorsanız bir de biyografi yazarı Park Honan'ın Shakespeare: Bir Yaşam biyografi kitabında William Shakespeare'in tapularından arazilerine, oynattığı tiyatrolardan bağlı olduğu tiyatro kumpanyalarına, arkadaşlarından oynattığı oyunculara, eşlerinden çocuklarına kadar olan bütün bilgiyi görebilirsiniz.

Ayrıca Shakespeare neredeyse her oyunu için bir kaynaktan ya da eski bir hikayeden beslenmiştir fakat kitaplarına kendi Shakespeare özünü her zaman katabildiği için gerek çevirmen ve tiyatrobilimci Özdemir Nutku'nun onun için yazdığı önsözlerde gerekse de Shakespeare için yazılmış biyografi kitaplarında onun bu eserleri nasıl tekrar ele alıp kendi dönemine ve kişiliğine de özgün bir şekilde uyguladığını anlayabiliriz.

Romeo ve Juliet kitabı hakkında da çok küçük bir şey söyleyecek olursam, karanlık ve aydınlık, zamanın yavaş geçmesiyle hızlı geçmesi, aşk ve nefret, iyilik ve kötülük gibi zıtlıkların mücadelesinin olduğu bir atmosferde toy, bilinçsiz ve masum bir aşk anlatılırken mesela Shakespeare, olgunluk dönemi eserlerinden biri olan Antonius ve Kleopatra eserinde de siyasi karışıklıklar içerisinde daha detaylı, olgunca ve zor bir aşkı anlatıyor. Böylece Romeo ve Juliet bize hem erken dönem Shakespeare hakkında tüyolar veriyor hem de ileride kullanacağı psikolojik çözümlemeleri hangi kitaplarında ilk olarak denemeye başladığını söylüyor.

Romeo ve Juliet'in bize demeye çalıştığı şey de aslında şu: Aileleriniz sizin aşkınızı hiç istemese de bazen aşk uğruna ölmeye bile değerdir, çünkü en azından kendiniz için haklı bir mücadele uğruna ölmüşsünüzdür ve gözünüz arkada kalmamıştır. Ne Romeo Romeoluğundan ödün vermiştir, ne de Juliet Julietliğinden...

----------------------------------------

Bu kadar şey dedikten sonra sıra Shakespeare'in bütün kitaplarını okuduğum için önermeye hakkımın ve deneyimimin olduğunu düşündüğüm okuma rehberi kısmına gelsin.

Bütün kitaplarını okumayayım ama Oğuz Aktürk'ün en önemli bulduğu kitapları okuyayım sırası:
- Özdemir Nutku, Dram Sanatı (Tiyatro konusunda bir başlangıç bilgisi elde etmenizi sağlar.)
- Alfa Yayınları, Shakespeare Kitabı (Okumalarınız sırasında kronolojik bir sıra takip etmek istiyorsanız bu kitabı bölüm bölüm takip edebilirsiniz.)
- Hırçın Kız
- Titus Andronicus
- Aşk ve Anlatı Şiirleri
- Romeo ve Juliet
- Venedik Taciri + Olmak ya da Olmamak filmi (1942) ile Piyanist filmi (2002)
- Kral IV. Henry 1-2
- Windsor'un Şen Kadınları
- Julius Caesar
- Hamlet
- Soneler
- Othello
- Kral Lear + Kurosawa'nın Ran filmi (1985)
- Macbeth + Yumuşak Kalpler filmi (1949)
- Antonius ve Kleopatra
- Coriolanus'un Tragedyası
- Shakespeare için yazılmış biyografi kitaplarından en az 1 tanesi (Mesela bütün kitaplar okunduktan sonra Mina Urgan'ın Shakespeare ve Hamlet kitabını okumak gayet yeterli olur)

Böyle bir okuma sırası önermemin sebebi ise hem Hırçın Kız, Titus Andronicus ve Romeo ve Juliet gibi serbest dönem eserlerini tanıyacak olmanız hem Shakespeare'in yükselmeye başladığı dönem olan I. Elizabeth dönemi içinde yazılmış Venedik Taciri, Julius Caesar, Hamlet gibi eserleri okuyabilecek olmanız hem de olgunluk dönemi olan I. James dönemi içinde yazılmış Othello, Kral Lear, Macbeth ile Antonius ve Kleopatra gibi eserlerle tanışma fırsatınızın olması. Yani 42 kitaplık Shakespeare külliyatının tadını 15 kitap şeklinde okuyarak da alabilirsiniz diye düşünüyorum.

----------------------------------------

Ama eğer ki kronolojik sırayla bütün kitapları okumak istiyorsanız:
Veronalı İki Soylu Delikanlı
Hırçın Kız
Aşk ve Anlatı Şiirleri
II. Richard
Kral IV. Henry-1
Kral IV. Henry-2
Kral V. Henry
Kral VI. Henry-1
Kral VI. Henry-2
Kral VI. Henry-3
III. Richard
Kral VIII. Henry
Titus Andronicus
Yanlışlıklar Komedyası
Aşkın Emeği Boşuna
Romeo ve Juliet
Bir Yaz Gecesi Rüyası
Kral John'un Ölümü
Venedik Taciri
Windsor'un Şen Kadınları
Kuru Gürültü
Julius Caesar
Size Nasıl Geliyorsa
Hamlet
On İkinci Gece
Troilus ve Cressida
Soneler
Kısasa Kısas
Othello
Kral Lear
Atinalı Timon
Macbeth
Antonius ve Kleopatra
Yeter ki Sonu İyi Bitsin
Pericles
Coriolanus'un Trajedisi
Kış Masalı
Cymbeline
Fırtına
İki Soylu Akraba
Cardenio
Çifte İhanet Ya Da Dertli Âşıklar
Biyografi kitaplarından da Terry Eagleton'ın William Shakespeare, Mina Urgan'ın Shakespeare ve Hamlet, Park Honan'ın Shakespeare: Bir Yaşam, Talat Sait Halman'ın Türk Shakespeare ve Alfa Yayınları'nın Shakespeare Kitabı gibi ekstra kitaplarını okuyabilirsiniz.

İsterseniz yukarıda yazdıklarımı ve okuma rehberini daha detaylı olarak bir video şeklinde de izleyebilirsiniz: https://youtu.be/rGxh2RVjmNU

Dediğim gibi 4 aylık bir emek sonucu böyle bir okuma rehberi hazırlayabildim, bu yüzden daha çok okurun faydalanabilmesi için bu incelemeyi paylaşabilirsiniz, emeğe saygı +rep. Ayrıca Shakespeare ve kitapları hakkında aklınıza takılan şeyler varsa yorumlarda da bana soru olarak yazabilirsiniz. Keyifli okumalar dilerim.
133 syf.
Sözlerle anlatılabilir mi, bir acının derinliği... Konuşabilir miyiz, hissedemediklerimizi... Romeo ve Juliet gibi delicesine sevmişsek birini.

Tarih boyunca iki düşman aileye mensup, sevgililerin ölümsüz aşkları dolanmıştır dilimize. Aslı ile Kerem, Leylâ ile Mecnun misâli. Romeo ve Juliet'de ailelerin düşmanlığına rağmen, baş koymuşlardır aşkın yoluna. Bu öyle bir aşktır ki, anlatılmaz... Onlar gönül verseler de birbirlerine, bakalım kader yollarını birleştirecek mi?

Ah! Ebeveynler... Hep kendi pencerelerinden bakarlar dünyaya. Düşünmezler mi, evlatları mutlu olsun, huzurlu bir yuva kursun. Keşke engel olabilsek öfkeli düşüncelerimize... Öfkeli düşüncelerimizin adaletsiz bencilliğinden yaşanmaz mı, bütün bu kavgalar. Hep bir isyan, hep bir başkaldırı. Ne var ki bunda, iki genç birbirini sevdiyse. Neden rahat bırakmayız onları. Destek olacağımıza, köstek oluruz, acımasızca...

" Sevgi olmasaydı, dünya donardı. " diyen, Mevlânâ Celaleddin Rumi'ye inat, sevgi yerine nefret dağıttığımız halde, geleceğe dair umutluyum yine de. Bir gün, insanlığı felakete sürükleyen bu kan davaları son bulacak ve sevenler sevdiklerine kavuşacak!
Sanmayın ki, bütün aşklar yarım kalacak! Elbette bu atmosferde, vuslatın mahşere ertelenmediği kavuşmalarda yaşanacak.

Shakespeare'in eşsiz kaleminden, muhteşem bir eser. " Bir yapıtın ölmezliği işin öyküsünde değil, o öykünün yazarı tarafından ele alınışında var olur. " der, Özdemir Nutku. Shakespeare hakkında bütün dile getirmek istediklerimi diğer eserlerin incelemelerinde ifade etmiş olsam da, keskin nükte ve kelimelerle oynamasına değinmeden geçemiyorum. Hele ki, Romeo ve Juliet'i ışık imgelemine benzetmesi, Shakespeare'den başka hangi yazarın aklına gelir.

Harry Potter serisini bilmeyen yoktur. Şimdi dikkat edin bakalım, bu cümle size bir yerden tanıdık gelecek mi!
" Ya duyarsam topraktan sökülen adamotlarının çığlıklarını? ( sayfa: 108 ) " Benim gibi sizde, J. K Rowling'in adamotları imgelemini Shakespeare'den aldığını anladınız, değil mi?

" Doktor olmasak da, reçetemiz şudur:
Öfkeyle kalkan zararla oturur.
Unutun,
Bağışlayın,
Barışın,
Ve anlaşın. "
Shakespeare ( 2. Richard- 7 )

" Daha acıklı öykü yoktur, bunu böyle bilin
Bu öyküsünden, talihsiz Romeo ile Juliet'in. "
160 syf.
·1 günde·10/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Shakespeare'in hayatı, mutlaka okunması gereken kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: https://youtu.be/rGxh2RVjmNU

Onlarca kişiyle birlikte Othello'nun sahip olduğu kıskançlığın başka insanlarda ne kadar değişken olabileceğini gösteren kolektif bir inceleme yazdık.

Sadece benim görüşlerimin olmadığı, başka kişilerin de kıskançlığa bakış açısının okunabileceği bir inceleme oldu. Siz de katkı vermek istiyorsanız tek yapmanız gereken kıskançlık duyduğunuz ya da gıpta hissettiğiniz konuları yorum olarak yazmak.

Siz yorum yazdıktan sonra incelemenin içerisine isminizi ve karşısına da düşüncelerinizi yazıp dünyada hangi çeşit kıskançlıkların olduğuna dair bir kıskançlık gökkuşağı oluşturmak istiyorum.

Örnek verecek olursam, Othello Desdemona'yı kıskanırken ben de günde 150-200 sayfa kitap okuyanları kıskanıyorum ya da onlarca ülke gezmiş ve hala da gezmeye devam edebilen insanları, filmlerin alt metinlerini hemen anlayabilenleri, bildiği konuları karşısındakinin aklını karıştıracak şekilde değil de basitçe anlatabilen insanları kıskanıyorum. Sizin kıskançlıklarınız neler, kimleri neden kıskanıyorsunuz? İmrenmek, haset ya da gıpta gibi pek çok farklı kıskançlık seviyesinden örnekler bekliyorum bu incelemeyi sizle beraber oluşturmak için.

Özlem Dilara Cinkılıç bana benzer şekilde dünyayı gezip, görebilen çoğu şeyi yaşayarak tecrübe ederek öğrenen, hayatı ve insanları nerede, ne zaman ciddiye alması gerektiğini kavramış ve bunu düzenli bir şekilde uygulayabilen kişilere imreniyor, gıpta ediyormuş. Su de aynı şekilde düşünüyorumş hatta. Othello da böyle olmak isterdi bence. Fakat onun tek sorunu hayatı ve insanları nerede, ne zaman ciddiye alması gerektiğini bilmemesiydi maalesef.

Zeynep Hilâl kendini ifade edebilip insanlar tarafından da anlaşılan kişileri cidden kıskanıyormuş. Ne kadar çabalasa da bunu başaramıyormuş kendisi. Zor bir iş bunu başarabilmek, çünkü Edip Cansever'in de dediği gibi "anlaşılmak -değil mi ama- sanki kimsenin olamaz."

https://1000kitap.com/Lawaholic 'in kıskançlığı yalnızca imrenme düzeyinde kalıyormuş. Mesela hayatta her istediğini yapan, hissettiklerini cesurca söyleyebilen, başkalarının kendileri hakkında dediklerini zerre umursamayan, hiçbir zaman özgüvenini yitirmeyen insanlara karşı hep bir kıskançlık barındırırmış. Ne güzel bir kıskançlık çeşidi bence bu, keşke herkes böyle kıskanmayı öğrenmiş olsa.

Ebru Özer çok sevdiği yazarları paylaşmayı kıskanırmış. Yani o yazarın eserinin herkes tarafından dillerde dolanması onu üzüyormuş Aslında herkes iyi kitaplar okusa ne güzel ama güzel olan şeyleri sadece az bir kitlenin bilmesi daha çok hoşuna gidiyormuş. Ve bir de çok ama çok nitelikli kitaplar okumuş kimselere imreniyormuş Ebru.. Onları gördükçe aman Allah'ım ben bu hıza nasıl yetişeceğim diyormuş ve bunun bir yarış olmadığının da farkındaymış. Bir de film ve kitap yorumlarında onun fark edemediği alt anlamları fark edenlere gıpta ediyormuş. Tabii bunlar onun için kötü hisler değil de daha çok bir imrenme meselesiymiş.

Burcu hayatının tam da bu evresinde; (çünkü malum zaman ve dönem içinde değişiklik gösteriyormuş bu tür duygular) Küçük ve sakin bir sahil beldesinde, az insan çok doğa mantığında yaşayabilen insanlara imreniyormuş. Keyifle yaşasınlarmış tabi ama ona da nasip olmasını istiyormuş. Mies van der Rohe de "Less is more" deyip mimarlığın algısını baştan değiştirmişti ya işte, Burcu da az insanla, az kelimeyle, az yaşanmışlıkla çok şey yaşayıp anlatabilen insanlara imreniyormuş. Ne güzel imrenmeler bunlar...

Zeynep Tolstoy'un dediği gibi, sahip olduğu şeylere sevindiği ve sahip olmadıklarına da üzülmediği için mutluymuş. Ne güzel.

https://1000kitap.com/boregasm kendisini daha çok geliştirebilmek için önünde engeller bulunmayanı ve bu idealini büyük bir azim ve özveriyle gerçekleştirmeye çalışanları, zeka dolu cümlelerle aklını başından alabilenleri, olaylara/kişilere felsefik-psikolojik-sosyolojik ölçüde yaklaşıp ortaya koyduğu üçgende isabetli yorumlarda bulunabilenleri, terminolojide ileri derecede birikimli olanları, her konuda tembel olmamayı başaranları, birden fazla dil bilip de gramerine hakim olup güzelce kullananları kıskanıyormuş fakat maalesef kıskançlıktan çok onun içinde buruk bir şey bırakıyormuş ve bu burukluklar birike birike ilerliyormuş. Dünyada ne güzel kıskançlık çeşitleri var dedim resmen.

Büşra A. kendi odası ve kendine ait kütüphanesi olanlara gıpta ediyormuş, kıskançlık derecesinde değilmiş ama pek çok şeye gıpta ediyormuş. Hatta benim kitaplık turu videoma bakınca demiştim aman kitaplarıma bir şey olmasın da demiş çok nazarı geçtiği için. Ben de Büşra'nın bu imrenişinin zamanla ona çok şey kattığını düşünüyorum, imrenmek ve gıpta insanı uzun vadede çok geliştiriyor bence. Othello'nun da kıskançlığı hafif bir seviyede kalsaydı belki bu ona zarar vermeyebilirdi ama işte Dostoyevski'nin de dediği gibi "Kıskançlık istisnai bir tutkudur."

Derya 'ya göre Iago'nun hisleri salt kıskançlık değilmiş. Ruhu kötü. Kıskanç, yalancı, ikiyüzlü, bencil, fırsatçı, her durumdan kendi lehine sonuç çıkarmaya çalışan işgüzar bi pislikmiş. Bence de toplumumuzda çok Iago var, Allah bizi Iagoların şerrinden korusun, amin.

Mîr. anlaşılmamak bizim gibilerin yazgısıdır dermiş Goethe. Anlaşılanları kıskanıyormuş Mehmed de her yerde, her ortamda anlaşılanları. Onu anlaşılmamak öldürecekmiş böyle giderse. Anlaşılmak istiyormuş Mehmed, başka bir şey değil işte. Keşke anlaşılabilsek... Othello da zaten anlaşamadığını düşündüğü için yapmamış mıydı yaptıklarını?

https://1000kitap.com/Simeranyasafa Platon’la tanışabilmiş çağdaşlarını kıskanıyormuş. Bu antik kıskançlığa lise sıralarında felsefe dersiyle bulaşmış. Yıllar geçse de kıskançlığım geçmedi.
Hep şu soruyu sormuş kendisine:
"Platon, “Akademi”sine girme şansını bana verir miydi?"

Nurile ne yaşarsa yaşasın en baştan başlayabilme cesaretinde bulunup aynı motivasyonla devam edebilenleri kıskanıyormuş. Cidden hele ki şu zamanda böyle bir azimde ve motivasyonda olmak zor iş. Othello da böyle olamadı mesela, aynı motivasyonu bulabilmek bazen çok çok zor olabiliyor.

Fëanor yazarların arkadaşlarını, can yoldaşlarını kıskanıyormuş. Örneğin J.R.R Tolkien'in -Yüzüklerin Efendisi'nin yazarı- yanında ünlü Narnia Günlükleri'nin yazarı C.S Lewis çalışmış. O da bu şekilde çalışmak istermiş. Harika bir kıskançlık biçimi bence. Hep Cemal Süreya, Tomris Uyar ve Yusuf Atılgan'ın aynı fotoğraf karesinde bulunması gibi yazar arkadaşlarımın olduğu bir ortamda ve arkadaşlık çevresinde olmayı hayal etmişimdir. Belki bu kıskançlık biçimi de bizi bu yola götürür, kim bilir...

https://1000kitap.com/OktayIrmak bir konuda fikri olup, o konuyu mükemmel bi' lisanla anlatabileni kıskanıyormuş. Yaşadığı komik, hüzünlü anıyı karşı tarafa hissetirebilenleri- aktarabileni- kıskanıyormuş hatta... Bu zamanda yine en zor şeylerden biri de bu, kısılı kaldığımız sanal gerçekliklerde karşı tarafa duygumuzu geçirmekle uğraşmak, derdimizi anlatabilmek. Desdemona bile Othello'ya derdini anlatamamışken bizim bunu yapabilmemiz imkansıza yakın zaten.

meltem şen duyarsız insanları bazen kıskanıyormuş. Bir miyop olduğu için net gören insanları da kıskanıyormuş ama duygusal miyopluğu olmayan insanları da kıskanıyormuş. Yaşananları değerlendirirken olaylar arasındaki net ayrımları görebilen insanları yani. Bazen'e düşmeden netliğinin ayarını anında ayarlayan insanları kıskanıyormuş, bunun için hep bi düşünce boşluğuna ihtiyaç duymayanları. İşte Othello da sevginin duyarlılığında kısılı kaldığı için onun kıskançlığı başka hiçbir şeye benzemiyordu. Aynı Kayıp Zamanın İzinde serisinde Marcel'in Albertine için hissettikleri gibi işte, duyarsız kalabilen insanları kıskanıyoruz biz de, öylece kalabildikleri için.

Rana sürekli kendini geliştiren insanlara imreniyormuş. Bu ister yabancı dil öğrenmek, ister yıllık okuma hedefini fazlasıyla gerçekleştirenler olabilirmiş. Gereksiz zevklerini önemsemeyip hayatına anlam katacak şeyleri yapmak ne güzel şeymiş ona göre!

Hilal Ku bir anda karar verip bir bavul hazırlayıp gidebilenleri kıskanıyormuş. Plan yapmadan yaşayabilenleri, onun gibi kılı kırk yarmaktansa "ne yapacağımı yolda düşünürüm" diyebilenleri, cesurları ve detaylara takılıp kalmayanları kıskanıyormuş Hilal de. Çok da düşünmeden hareket edebilen ve bunun sorumluluğundan kaçmayan herkese imrenerek bakmış hep. Ben de Hilal gibiyim aslında, çok planlı yaşıyorum hayatımı ve böyle olmasını sevmiyorum. Keşke kararlarımızı spontane ve özgürce verebilseymişiz.

https://1000kitap.com/_PLS_ en küçük bir şeyi kafasına takıp kendini heder eden biri olarak hiçbir şeyi takmayan insanlara imreniyormuş. Saçma sapan şeyleri umursamamak, gereksiz insanları kafaya takmamak, arkalarından göz yaşı dökmemek güzel bir şey olsa gerekmiş ona göre de... Othello da Desdemona'sı için denilen saçma sapan şeyleri umursamasaydı belki mutlu bir evlilikten bahsedebilirdik. Ama insanların aklına sokulan saçma sapan şeylere güvenimiz o kadar sağlam ki, kendimizi onlardan bir türlü kurtaramıyoruz.

Nur 'a göre kıskanmak dediğimiz şey aslında bizde var olmayan şeylerin farkındalığı noktasında ortaya çıkıyor. Kendisinde var olmayan bir çok şeyin farkındaymış Nur mesela ama kıskandığı da çok söylenemezmiş. Devamında da şunları diyor: "Barışığım, kabul ediyorum çok da sitem etmiyorum.Bilmiyorum belki de bunların hiçbiri değildir; yalnızca 'kıskanıyorum' demekten kaçınıyorumdur. Neyse..
Erken yatıp Erken kalkma mertebesine erişebilmiş, hiç değilse uyku düzenini otutturmuş, yataktan fırrr! diye kalkabilen, güne erken başlayan insanları kıskanıyorum.hem de çok!
Bir de göbeği açık kıyafet ve mini giydiğinde üşütmeyen, bağırsakları bozmayan kadınları kıskanıyorum."
Son cümlesindeki kıskançlık biçiminin beni sesli olarak güldürdüğünü söyleyebilirim.

https://1000kitap.com/OguzhanM "Benim onu sevdiğim kadar, o beni seviyor mu çok merak ediyorum. Yanındaki herkesten kıskanabilirim." diyor mesela. Othello da böyle değil miydi? Desdemona'sını yanındaki herkesten ölümüne kıskanırdı. Ölümüne...

Jijivisha Bob hayatında kendine saygısı olacak kadar düzenli olup spor yapan, müzik aletleri çalan, gerçekten kendisini mutlu eden şeyleri rutin haline getiren insanları kıskanıyormuş. Bir karar verdikten sonra iradeli şekilde devam ettirenleri kıskanıyormuş. Anı yaşayabilenleri, bir sürü dil konuşabilenleri, onun keşfetmediği onlarca filmi izleyenleri, okumadığı yüzlerce kitabı okuyanları, müzikten anlayanları, düzgün beslenmesi olanları, sakin kalabilenleri, kendi varoluş amacını anlayanları, aşkı bulanları, erken kalkanları ve en önemlisi dünyayı gezenleri kıskanıyormuş. Ne çok şey kıskanıyormuşum Jijivisha Bob ama yazmak da rahatlatmış onu. Othello da monologlarıyla kıskançlık düşüncesini kendisinden savmaya çalışıyordu ama işte insan kendi kendisiyle konuştukça delilik sınırına yaklaşıyor ya zaten.

https://1000kitap.com/Umutmutlusu "Okuduğu bilgileri, şiirleri veya sözleri unutmayıp her an her dakika şahıs ismi ile paylaşabilen üstün hafızalı insanları aslında kıskanmak değil de takdir etmek diyebilirim sayılıyorsa eğer, bi' de sanırım yağmurda yürüyen gözlük kullanmayan insanlar gözlük kullananlar bunu bilir ne denli güç olduğunu.." demiş. Ben de gözlük kullanan biri olarak bunu çok içselleştirdiğimi söyleyebilirim. :(

Nur Deveciler tıkır tıkır konuşan, hiç teklemeden kendini ifade eden, karşısındakinin gözünün içine bakarak uzun uzun cümleler kurabilen insanları kıskanıyormuş. Othello'nun da böyle uzun monologları vardı ve sanırım ki insan kıskandığında böyle uzun uzun teklemeden konuşabilmeyi de öğreniyor, sevgi insana her şeyi yaptırıyor.

Fatma Betül Bildik bir malını başkasına verirken aklı onda kalmayan insanlara, gönülden konuşabilen ve içindekilerini az da olsa ifade edebilecek kelimeleri bulup ahenkli cümleler haline getiren insanlara, Peygamber Efendimizin ahlakına ve özellikle bu aralar kendi kendine fikirler üretip ören insanlara çok imreniyormuş. Keşke herkes böyle şeylere imrense dedim...

Gökçe son zamanlarda kıskandığı kişi arabası olup onu kullanabilen kişilermiş. Onları geçtiğinde de tüm yorgunluğuna, üzüntülerine, stres kaynaklarına rağmen midesi ağrımayan insanlara epey özeniyormuş. Sağlık en önemli şey gerçekten de, Marcel Proust'un da dediği gibi insan sadece hasta olduğu zaman kendisiyle ilgilenmesi gerektiğini hatırlıyor.

Meryem zorunluluktan değil keyif için çalışan insanları kıskanıyormuş, hatta sevmediği bir işte çalışmak zorunda olmayan istifayı basabilen insanları da kıskanıyormuş. Valla ben de böyle insanları kıskanıyorum ama gelin görün ki iş kaybetme korkusu bütün diğer korkulardan daha ağır basıyor.

Aphrodite için okur yazarlığın öneminin bilincine küçük yaşta varmış, birden fazla dil bilip farklı kültürler tanıma fırsatı olan, dünya turuna çıkmış, yaşamı ertelemeyip an'ın tadını yine geçmiş gelecek senteziyle çıkarabilen, hayatı yaparak yaşayarak emeğin kıymetini yine erken yaşlarda bizzat kendi şahsında tadanlara hep gıpta etmişlik gerçeği varmış. Keşke ben de bunlara küçük yaşta varmış olsaydım.

Asiye Aksak birini sevmeye başlayınca onu çok kıskanıyormuş çünkü kaybetmekten korkuyormuş ; o kadar çok korkuyormuş ki kıskançlığı ve korkusu da pik yapıyomuş. Zirvede bırakıp onu terk ediyormuş ve herkesin hastalığına kimse karışamaz deyip noktalıyormuş kıskançlık tartışmasını. Othello da Desdemona'sını kaybetmekten korkuyordu malum, ne geldiyse bu yüzden başına geldi ya zaten onun da...

Me... karşısındakinin zevkleri ve öncelikleri farketmeksizin ne tür bir insan olursa olsun onunla her açıdan sohbet konusu açabilen tıkanmayan insanlara imreniyormuş. Ve şuan onun hayali olan şeyleri çoktan gerçekleştirmiş ve içinde yaşayan insanlara imreniyormuş.
Hatta asıl kıskançlığa gelirsek, gerçekten sevdiğini fazlaca kıskanırmış Me... Hemde yer yer kıskançlığı korkuya dönüşebilirmiş. Kıskançlık ile korkunun paralel ilerlediğini düşünüyorum ben de zaten. Othello'nun da maalesef ki korkusu ve hiçlik hissi daha ağır bastı.

Le_Penseur 'a göre kıskançlık Edip Cansever'in bu şiiriymiş:
"Nerede okumuştum, hatırlamıyorum şimdi,
biri mi anlatmıştı yoksa
Mahpusunu kıskanan bir gardiyanı
Ve düşün sevgilim,
mahpusunu kıskanan bir gardiyan düşün
Ne kadar acı bunlar
Kıskanıyorlar hepimizi ve kıskanacaklar"

Fırçanın Ucunda Kalmış Kahve otoriter olan insanları çok kıskanıyormuş. Bir de ikiden fazla dil bilen insanları. Sert görünüşlü biri olmadığı için her zaman buna imrenmiş Fırçanın Ucunda Kalmış Kahve. Açıkçası ben de ikiden fazla dil bilen insanlara imrenirim, Almanca öğrenmeye çalıştım önceleri ama sonra hiç sarmıyor diye bırakmıştım. :(

özgür her türlü kıskançlık duygularından sıyrılmış, ruhunu haset yangınlarına karşı korumuş ama etrafındaki insanların hasletlerini görebilecek tevazuya sahip kişilere gıpta etmiş. Muhteşem

Aynı anda biyoloji, kimya, fizik, din felsefesi, kaos teorisi, evrim, kötülük problemi, normal felsefe, dinler tarihi, kutsal kitaplara, çok farklı düşünce yapısı hakkında bilgiye sahip olan insanları acayip kıskanıyorum. Nasıl hepsini aynı anda öğrenmişler vallahi çok merak ediyorum. Keşke hepsini ben de bilsem. Çok çalışmak lazım çokk. Okumaya çok geç başlamış biri olarak şu alıntıyı buraya bırakıp yoluma devam ediyorum.

Bilal Günaydın aynı anda biyoloji, kimya, fizik, din felsefesi, kaos teorisi, evrim, kötülük problemi, normal felsefe, dinler tarihi, kutsal kitaplara, çok farklı düşünce yapısı hakkında bilgiye sahip olan insanları acayip kıskanıyormuş. Nasıl hepsini aynı anda öğrenmişler vallahi çok merak ediyormuş. Keşke hepsini o da bilseymiş hatta. Çok çalışmak lazımmış ona göre. Okumaya çok geç başlamış biri olarak şu alıntıyı buraya bırakıp yoluma devam ediyormuş:

"Buralara nereden geldiğimi biliyorum, gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üstünde sürünerek de olsa oraya gideceğim" Jack London

Ben de Bilal gibi hissediyorum zaten, bu kadar farklı konu arasından kendimizi olgunlaştıracak ve yeteri kadar geliştirecek bir harman oluşturmak çok yıl ve deneyim istiyor. Umarım bu yolda başaranlardan olabiliriz.

Saadet Aydınlı "Hayır." demeyi bilen, "başkalarının ben'i" olmayan; herkese rağmen kendi kalabilen, insanlara kendini kanıtlamak zorundaymış gibi hissetmeyen, hayatı olduğu gibi yaşayan ve hayatının başrolünü kimseye kaptırmayan insanları kıskanıyormuş. Bazen hatta sık sık kendi hayatının figüranıymış gibi hissettiği de oluyormuş. Othello da kendi hayatının figüranıymış gibi hissediyordu ya zaten, ne zaman ki kendi hayatımızın başrollüğünden çıkıp figüranlığa geçmiş gibi hissediyorsak bu hayattan kaybolmaya da o kadar yakınızdır.

-------------

Ayrıca Othello kitabının salt bir kıskançlık tragedyası olmadığının da bilincindeyim. Dürüstlüğün yalan ve düzen dünyasına yenilişinin, Othello'nun sevgisini ne olursa olsun korumak isteyişinin de farkındayım. Fakat hepimizin çeşitli kıskançlıklarının olduğunu da biliyorum. Maksat kolektif bir inceleme olsun ve sadece benim kıskançlık görüşlerime maruz kalmayalım.
133 syf.
·Puan vermedi
Seversin kavuşamazsın aşk olur.

Birileri bunu yazıya döker, yazar olur
Birileri bunu sinemaya yansıtır, yönetmen olur.
Birileride bunu satın alır okur ve okur olur.

Ben ve şuan bu yazıyı okuyan arkadaşım, üçüncü seçenekten yolumuza devam edelim.


Ders : Aşk edebiyatı
Konumuz : '' Seven iki aşığın kavuşamaması ''

Toplum olarak pek yabancı olmadığımız bir konu. Sinema kuşağına göz attığımızda '' seven ama kavuşamayan iki aşık '' üzerine Yeşilçam tarihimiz kadar yapıt görebiliriz..

Şarkısıyla tutulan kişinin filmiyle büyüleyeceği,
şarkı söyleyen herkesin iyi bir aktör olacağı, maddi kaygılar üzerine yazılan senaryo metinlerin elden ele dolaştığı, düşünce sağolsun.

Hint sinemasında şarkı ve dans olmazsa olmaz. Bizdede şarkı söyleyenin aktör yapılması. İyiki aktörlerde şarkı söylemiyor.

Yoksa halimiz yaman olurdu.
kısır döngüye dönerdik...

Gerçi bu durum günümüzde artık azaldı gibi.
Evet yanlış duymadınız azaldı.
Ama sevinmeyelim :)

Çünkü artık şarkı söyleyenler kitap yazar oldular.

*

İster yazarı bilinsin ister toplum tarafından sözlü olarak aktarıla gelsin, tarih boyunca kavuşmanın imkansız olduğu aşklar daima canlılığını korumuştur.

İnsanlar aşk kavramına,
hissiyatına önem vermişlerdir.

Sokakta 10 kişiyle karşılıklı soru-cevap yapsak.
Romeo dedik mi Juliet denir.
Ama William dedik mi Shakespeare denilemez.

Çünkü yazardan ziyade karakterler.
Giriş, gelişmeden ziyade sonuca önem veririz.
Önemden kastım bu.

Bu aşklarda genelde aynı  hava hakimdir.
Kişiler değişir, zaman değişir, mekan değişir
ama senaryo değişmez, bunlara uyarlanır.


_Kişiler değişir.

Sen Ferhat olursun o Şirin
Sen Mecnun olursun o Leyla
Sen Kerem olursun o Aslı
Sen Kamber olursun o Arzu
Sen Antony olursun o Kleopatra
Sen Romeo olursun o Jüliet

_Zaman değişir.

Sen Milattan önce aşkı yaşarsın
Senden sonra gelen, Milattan sonra hisseder.

_Mekan değişir

Sen dünya olursun o güneş.
Sen deniz olursun o kara.

Velhasıl
sen gece olursun o gündüz.

Ama değişen sadece sen olmazsın.
Karşımızdaki engellerde değişir.

Seferoğulları ve Tellioğulları aileleri gibi
Capulet ve Montague  aileleri gelir.

*

Romeo ve Juliet

Tiyatro salondalarında sahnelenen
Sinema salonlarında izleyiciyle buluşan
Genelde herkes tarafından bilinen
Popüler kültür kurbanı bir aşk yapıtı.

Akıcı bir eser.
Fakat yeterince etkilenmedim.

Çok okunan kitapların abartılacak
kadar iyi olmadığının bendeki karşılığı.
Belkide beklentimi yüksek tuttuğumdan dolayı.

Yinede yazarın kalemini tanımak açısından, deneyim sahibi olmak adına
okunması gereken bir eser.

*
Sevgi güç verir, zamansa imkan

Kitap ise düşünce ve anlam..

Keyifli okumalar dilerim
160 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
"—Sahi söyle, dünyayı verselerdi, kocanı aldatır mıydın?
—Dünya kocaman bir şey, küçük bir günah için büyük bir fiyat.
—Aslında öyle bir şey yapmazsın.
—Aslında öyle bir yaparım ki."
°
Bir William Shakespeare eserinin daha sonuna geldim. Üstelik bir günde okudum. "Sefirin Kızı" dizisini izleyenler bilirler, bir sahnesinde bu kitap örnek olarak gösterilmişti Nare'yle Sancar'a. Senaristlerin benzetmeleri gerçekten çok başarılı. :) Kitabın sonunda Emilia, Othello'ya:
"Ah, ... soytarı! Öylesine bir kadın
Senin gibi bir sersemin nesine?"
diye haykırırken aklıma bu dizi geldi. :)
Ah budala, kıskanç erkekler... Yüzyıllar değişse de hikaye hep aynı... At çamuru, kalsın izi, harca sevgiyi. "Ben karıma güveniyorum." İşte sihirli sözcük bu kadar basit. Aslında Othello da ilk başta bunu yapıyor, alkışlanacak cümleler kuruyor:
"Hayır, bir kez fırsat verdin mi kuşkuya
Karara da vardın demektir.
Seninki gibi bayağı ve pis tahminlerle
Yürütemem gönlümün işlerini.
Karım güzel, kendine bakıyor, dostluktan hoşlanıyor,
Herkesle görüşüyor, güzel şarkı söylüyor,
Çalıp oynuyor diyecekler korkusuyla
Kıskançlığa yer veremem.
Bunlar yeni değerler katarlar değerli bir insana.
En ufak bir korkum, bir kuşkum yok
Karım aldatır beni diye noksanlarım yüzünden.
Gözleri görüyordu beni seçerken.
°
Peki sonra ne oluyor? Maalesef ki kuşku her zaman gelip gelir. Sonu da pişmanlığa çıkar elbet. Tehlikeli tek bir insanın zekası ve kurnazlığıyla herkesin kaderini nasıl değiştirebileceğini okuyoruz. İnsanları tanımak ve anlamak isterseniz tiyatro eserleri okuyunuz. Bence Othello'yu en çok da erkekler okumalı. Harikaydı, hem keyif alarak hem sinirlenerek bir çırpıda okudum. Shakespeare'in her eseri ayrı güzel. Bu kitapta ayrıca Osmanlılar, Kıbrıs Savaşı da ele alınmış, her ne kadar karşı taraftan olsam da ayrıca hoşuma gitti. :)
115 syf.
·1 günde·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Shakespeare'in hayatı, mutlaka okunması gereken kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: https://youtu.be/rGxh2RVjmNU

Bu yazıyı okuyan herhangi bir kişi çok yüksek ihtimalle karantina sınırları içerisinde bulunan bir şehirde yaşıyor. Peki, karantinalar sadece virüslerden dolayı mı olur? Düşünsel karantinalarımız, sorgulama dezenfektanlarımız ve bilinç maskelerimiz bunun neresinde kalıyor?

Karantina sözcüğü aslında Venedikçe "cuaranta", yani kırk sözcüğünden geliyor. Sebebi ise Venedik'e gemiyle gelen yolculara uygulanan kırk günlük karaya çıkma yasağından dolayı. Örnek olarak bu kitaptaki Yahudi'ye yapılan ırkçılığın da bir ırk karantinası olduğunu düşünebiliriz. Bizler de kitap okuyan insanlar olarak yabancılaştığımız toplum hayatının içerisinde belki de ömürlük bir karantinaya mahkumuzdur...

Venedik ile ilgili bir anımı anlatayım öncelikle. Bir gün Venedik'te arkadaşlarımla birlikte yürürken bir çılgınlık yapmak istedim ve arkadaşlarımın yanından ayrılıp her kanal gördüğüm yere kadar koşup suya atlarmış numarası yaptım. Gerek gençliğin verdiği toy enerjiden dolayı gerekse de Venedik'te kendimi bir yabancıymış gibi hissetmemden ötürü özgürlüğümü doruk noktasında hissettiğim günlerden geçmiştim. Belki ben de bir Venedik taciriydim ve karantinaya alınmış özgürlüğümün peşinden koşuyordum. Belki ben de bir Venedik taciriydim ve insanlar arasında ilişkilerin tabulaştığı bir zamanda kendi varoluşunu aşkta arayan içimdeki adama tacirlik yapıyordum.

Aslında Shakespeare'i çok iyi anlamaya başladım. Çünkü bu kitaptaki Yahudi tefeci olan Shylock ile tamamen olumsuz bir karakter tiplemesi çizmiş olsa bile, ileride kurgulayacağı karakterlerinde olumlu-olumsuz ruh dönüşümlerine yer verecek olması tamamen beni ve bu yazıyı okuyan pek çok insanı çağrıştırıyor. Biz de zamanında karamsar, hırslı ve tamamen olumsuz dönemlerimizden geçtik. Fakat sonrasında Frank Capra'nın Şahane Hayat filmindeki gibi bir aydınlanma yaşadık ve birden iyi ki doğdumuzun farkına vardık. İçimizdeki Venedik gondolları düşüncelerimiz oldu ve beyin kıvrımlarımız içerisinde düşünce turistlerini ağırladı, hayatımıza giren adamlar ve kadınlar bize gelen dövizler oldu ve en çok kazancı onlar bıraktı bize. Esas Venedik taciri olmayı başaranlar, insan ilişkilerinde sorgulama dezenfektanlarını ve bilinç maskelerini kullanabilen insanlar oldu.

Şu an tamamen karantinada bulunan şehirlerden bir tanesi olan Venedik, trenden indiğinizde sizi mavi ve yosunlu bir kokuyla karşılar. Sanki o şehirde olup biten olaylar, çalınan şarkılar, Türk dokuması halılar, Hintlilerin hediyelik eşya dükkanları açma sesleri hemen sizi karşılamak için can atar. Venedik'e gitmeniz sizin de aslında bir bilgi ve deneyim tacirliği yapmanız sonucunda olmuştur. Zaten şehirleri neden gezeriz ki? Yeni bilgiler öğrendikçe daha çok bilgi öğrenmemiz gerektiğini idrak etmemiz gibi yeni şehirler gezdikçe daha çok şehir gezmemiz gerektiğinin farkına varırız ve bu sonsuza kadar gider. En sonunda bizi "Bütün bu kitapları okumaya ömrüm nasıl yetecek?" sorusu gibi "Bütün bu ülkeleri gezmeye ömrüm nasıl yetecek?" sorusu karşılar.

Venedik taciri belki de sizin aşkınızı yönlendirmeyi isteyebileceğiniz bir tabeladır, karanlık yolunuzda bir fenerdir ve insanların varoluşlarını aşkta araması gibi, Aylak Adam'daki C.'nin, Sis kitabındaki Augusto'nun, Don Quijote'un, Kayıp Zamanın İzinde'deki Marcel'in peşinde koştuğu, birden orada "O"nun da olabileceğinin farkına vardığı bir ihtimalin güzelliğidir belki. Kafka'nın kendisine belirlediği hedefe ulaşmanın tereddütlerinden konuşulacaksa, Venedik, bir Rönesans şehri olma özelliğiyle birlikte insanı insan gibi hissettiren ve onun duymak, yaşamak, okumak isteyeceği şeyleri ona sunmaya hazır bir şehir tacirliği yapıyor diyebiliriz.

Bence bu Shakespeare kitabı, Venedik'e uçak bileti almadan gitmenin alternatif bir yoludur. Üstüne de Olmak ya da Olmamak filmini izlerseniz güzel bir cila yaparsınız bence.
125 syf.
·1 günde·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Shakespeare'in hayatı, mutlaka okunması gereken kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: https://youtu.be/rGxh2RVjmNU

Kadınlar... Birazdan yazacağım şeyler hiç hoşunuza gitmeyecek. Zira Shakespeare okumaları için 2. durağım olan Hırçın Kız kitabını okumam sırasında öğrendiklerim maalesef benim de hiç hoşuma gitmedi.

Biraz kitap dışı bir konudan bahsedeyim öncelikle. İtalyanca virtu sözcüğü, Latince virtus'tan ve virtus da erkek anlamındaki "vir"den geliyor. Peki virtu ne demek? Virtu, erdem demek. Bu kelime, İtalyan erkekler tarafından erdemin sadece erkeklere özgülüğünü göstermek için icat edilmiş, öyle de kalmış. Bırakın dönemi, kelimelerin bile ataerkilleştirildiği bir dönemden bahsedeceğim size, toplanın...

Shakespeare'in bu kitabının orijinal adı "The Taming of the Shrew" yani tıpatıp çeviri yapacak olursak "Cadalozu Evcilleştirmek" manasına geliyor. "Tame" kelimesi aslında hayvanları evcilleştirmek için kullanılan bir kelime ve kadınlar arasından erkeklerin isteklerine itaat etmeyenleri de "shrew" kelimesiyle cadaloz ve cadı kadın diyerek etiketlemişler. Bu konu bana nereden tanıdık geldi diye araştırdığımda ise Prag'da gezdiğim bir İşkence Müzesi'nde gördüğüm alet aklıma geldi. Onun adı: "Scold's bridle"

Erkeklere itaat etmeyen kadınlara özel olarak tasarlanmış bu alet, kadınların konuşmasını ve bağırmasını engellemek için kafalarına yerleştirilen metal bir aletmiş. Kökeni 16. yy'ın ortalarından sonraki İskoçya ve İngiltere'ye dayanıyormuş. Zaten Shakespeare de bu kitabı 16. yy sonlarında yazdığına ve İtalya'daki komedya kültüründen etkilendiğine göre kitabında hırçın kadın evcilleştirilmesi - dominant ve maço erkek olumlaması kullanması aslında normal bir durum gibi görülmesi gerek.

İşin ilginç tarafı, daha bugün okuduğum bir haberde asitli saldırıya maruz kalan Berfin Özek'in sevgilisini affettiğini, sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini okudum. İşte, Shakespeare'in bu kitabındaki Katherine karakterinin başlarda çok hırçın olup da sonradan erkek hakimiyetini bir tehditle, bir eril hegemonyayla kabullenip onun himayesi altına girmeyi istemesi de bu yüzden çok tanıdık geliyor. Hatta bakınız, Ekşi Sözlük'te bu konunun başlığı bile vardır: https://eksisozluk.com/...pic-tercihi--1087525

Kadınlar, biliyorum, tarih boyunca pek çok acı deneyimlediniz. Zamanı geldi Hypatia oldunuz ve sorguluyor olmanız birilerine battı, öldürüldünüz. Biliyorum, Farkhunda oldunuz ve üzerinize aslında hiç dememiş olduğunuz bir konuda iftira atıldı, öldürüldünüz. Biliyorum, Anne Frank oldunuz ve hiçbir suç işlemediğiniz halde toplama kamplarının içerisine atıldınız, binlerce acıyla yıkandınız...

O yüzden Virginia Woolf'un dediği gibi,
Ey kadınlar, sizin de kendinize ait bir odanız ve paranız olsun, siz de yazın ve erilliğin önünüze geçmesine izin vermeyin!
O yüzden Didem Madak'ın yaptığı gibi,
Ey kadınlar, eril hakimiyetinde dönen bu dünyada edebiyata da, ev düzenine de, toplum yaşamına da kadınlığınızla dokunun!

"Bu dünyaya, yemeğin pişmesini, bebeğin doğmasını, çamaşırların kurumasını beklerken, çamaşırların kuruduğunu, yemeğin piştiğini ve bebeğin doğduğunu yazan bir kadının gelmesini diliyorum." Pulbiber Mahallesi, (s. 54)

Erilliğin karşısında dişilliğinizle yükselin!
Benim bunları dememe ihtiyacınız olmadan ve yine Woolf'un dediği gibi kadınlık olgusunun korunmaya muhtaç bir varoluş olmaktan kurtulduğu zaman kadınlık olduğunu söylemesiyle birlikte özgürlüğünüze kavuşun!

Siz, tomaların önünde duran siyahlı ve kırmızılı kadınlar oldunuz.
Siz, Sukeyne bint Hüseyin olup kocanıza itaat etmediniz.
Siz, Nilgün Marmara, Didem Madak, Birhan Keskin olurken aklınızda Wollstonecraft işletim sistemiyle yaşadınız.

Erkekler olarak kadınları değil, öncelikle kendimizi evcilleştirmeliyiz.
160 syf.
·3 günde·8/10
Bir arkadaşım bana " İnsanları tanımak istiyorsan psikoloji kitapları değil, tiyatro kitapları okumanı tavsiye ederim." demişti. Hak verdim.

Fitne ne büyük bir zehir! Hele de güvene oynanmışsa...Bir kanser gibi yavaş yavaş hissettirmeden ele geçirir ruhunuzu.Bütün masumiyeti bir canavara çevirir. Öyle bir parazit ki bütün huzuru yer bitirir. Geriye zombileşmiş ruh kalır. Bütün dünya ayaklarınıza serilse de her şeyde bir bit yeniği arar durursunuz. Boğazınızda hep bir düğüm varmış gibi sürekli yutkunursunuz. Uykusuzluğun esiri olur geceleriniz. Huzursuzluğun esiri olur gündüzleriniz. Ve şüphe ve güvensizliğin getirdiği kara bulut sevdiklerinizi bir bir alır elinizden.

Güvenin güvesi şüpheden uzak kalmanız temennisiyle. Fitnesiz dostluklar dilerim.
115 syf.
·Puan vermedi
Merhabalar En İyi Tiyatro Yazarlarından Williams Shakespeare’in diğer eserleri gibi muhteşem bir eser olan Venedik Taciri bir tiyatro oyunu ve iyinini kötünün,acıma,merhamet,adalet gibi konuların harmanlanıp işlendiği bir eserdir.Okurken zevk alarak okudum Shylock adlı bir yahudi tüccarın Antonio’ya verdiği borcu ödemeyemez ve bunun için kendine et almasıyla başlayan bir oyundur.Okurken bu kadar kısacık bir eserin nasıl bir şaheser olduğunu göreceksiniz.Yazarın olağanüstü konuları işlemesine ve sanatsal yönünün muhteşem bir dille anlatmış.
En beğendiğim bölümü ;
Aynı yemekle besleniyoruz, aynı silahlarla yaralanıyoruz. Aynı hastalıklara yakalanıyoruz. Aynı şekilde iyileşiyoruz. Aynı yaz ve kışla ısınıp, üşüyoruz.
Bizi keserseniz kanamaz mıyız?
Şaka yaparsanız, gülmez miyiz?
Bizi zehirlerseniz, ölmez miyiz?
Ve bize zarar verirseniz, intikam almaz mıyız?
Keyifli Okumalar Dilerim
196 syf.
·3 günde
Bazı okurlar sırf okumuş olmak için okur. Anı değerlendirmektir maksat. Bazı okurlar da var ki tıpkı benim gibi, eksik olan bilgi hazinelerini doldurmak gailesindedir. Düşünsel bağlamda kendimizi ham sayarız ve her yeni öğrendiğimiz bilgilerin ışığında olgunlaştığımıza dem vururuz.

Bazen öyle eserlere denk geliriz ki, kendi benliğimizin bir aynası yansımasıdır anlatılanlar. Zihnimizin karanlık dehlizlerine gizlediğimiz anılarımız bir, bir çıkar gün yüzüne! Salt kendi öz benliğimiz de, bir aydınlanmadır yaşadığımız. Öyle bir aydınlanma ki yaşanılan hem içten, hem de dışardan.

Kış Masalı adlı eserle, Shakespeare'in yedinci eserini okumuş olmaktayım. Siz deyin, yumuşak ve ince duyguları keskin ve nükteli bir anlatımla dile dökmesi; ben diyeyim, karakterleri derin bir şekilde analiz ederek, karşı görüşlere ve çarpıcı karşıtlıklara yer vererek insan davranışlarını sorgulaması. Sebep ne olursa olsun! Shakespeare olan ilgim ve akabinde gelişen hayranlığım artarak çoğalmakta.

Montaigne'nin Denemeleri 1603'te yazdığında, İngilizleri etkisi altına aldığı zamanlar, Shakespeare'in de oyunlarında monarşi yönetiminin huzursuz ve kuşkucu ortamını halka yansıtmakla meşgul olduğunu, biliyor musunuz? Öyle ki eserlerine aşina olan okurlar mutlaka bilir, Shakespeare'in soylu ile yoksul halk arasındaki sınıf farkını nasıl irdelediğini. Shakespeare iki sınıf farkını da en ince ayrıntılarına kadar irdelediği için, farkında olmadan büyük bir kalkınma akımının öncüsü olmuş ve ortaçağdan kalma sınıf farkı sorgulanmaya başlanmıştır.

Kış Masalı beş perdelik bir tiyatro eseri olmasına rağmen Özdemir Nutku'nun yapmış olduğu araştırmalar ışığında, dramatik sahneler arasına komik geçişler serpiştirilmiş olduğundan bir romans olarak değerlendirildiğini öğrenmekteyiz. Eserde kraliyet ailesine mensup bireylerin hayatlarının irdelenmesi, rastlantı olamayacak kadar hakikattir. Tarihsel verilere göre oyundaki karakterler ile, iktidarda hüküm süren kraliyet üyeleri hemen hemen birebir özdeşleşmekte. Shakespeare'in oyunlarında ki tek gayesi soylu ve yoksul halk arasındaki farkı görünmez ince bir çizgiyle çizmek olduğuna göre de, sanırım bir okur olarak anlatılanlara şaşırmak çok anlamsız kalır.

Oyunun konusuna değinecek olursak, Rus İmparatorunun kızı olan Hermione ile Sicilya Kralı Leontes'in mutlu giden bir evliliği vardır. Ama ne zamana kadar! Ta ki Leontes'in kardeşim dediği Bohemya Kralı Polixenes, Sicilya'ya adım atana kadar. Polixenes ve Hermione arasında gelişen yakınlığa Leontes aşırı anlamlar yükleyince olanlar olur. Bundan sonra olaylar felaketler zinciri gibi, birbiri ardınca gelişir ve her şey içinden çıkılamaz karmaşık bir hal alır.

Karşıdan bakmak, mütemadiyen insanı yanıltır. Hele bir de aklımız yanlış düşüncelere kapılırsa, yandığımızın resmidir yaşanılan. Yanlış düşünceler, fesat düşünceleri de beraberinde getirir ve sonuç her iki taraf içinde geri dönülemez büyük bir yıkımdır, mücadele etmek zorunda kalınan.

Özellikle oyunda dikkat edilmesi gereken önemli bir mevzu var ki, o da güven duygusunun çiftler arasında ne kadar çok önem arz ettiği. Shakespeare çiftler arasındaki en önemli unsurun güven duygusu olduğuna, aksi olası muhtemel bir durumda ise güvensizliğin kıskançlığı tetikleyeceğine ve akabinde gerçekleşek olan manevi yıkıma dem vurmuştur.

" Güven ruh gibidir, terk ettiği bedene asla geri dönmez! " diyen, Shakespeare kulak vermenizi ve eserlerini önemle okumanızı tavsiye ederim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Özdemir Nutku
Unvan:
Tiyatrobilimci, Oyuncu, Yazar, Eleştirmen, Yönetmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 12 Ocak 1931
İlkokuldan sonra 1942'de Robert Kolej'e girdi. Orta eğitimden sonra 1950'de B.A. derecesiyle mezun oldu. Tiyatroya olan ilgisi Robert Kolej yıllarında başladı. Okulun Temsil kolunda amatör olarak çeşitli roller oynadı. 1946'de Kadıköy Süreyya Sinemasında sahnelenen Franz Lehar'ın Tarla Kuşu operetinde ilk kez profesyonel oldu. 1952 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Kürsüsüne yazıldı. 1956 yılında mezun oldu. Aynı yıl Almanya'ya gitti. Göttingen'de Georg-August Üniversitesi Tiyatro Bölümüne alındı. Burada Göttingen Devlet Tiyatrosu Sanat Yönetmeni Heinz Hilpert'in üç yıl boyunca asistanlığını yaptı. Almanya'daki çeşitli özel tiyatrolarda oyunlar sahneye koydu. 1959'da yurda dönerek Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Enstitüsü'ne asistan olarak alındı. 1961'de Doktor, 1967'de Doçent, 1974'te de Profesör oldu. 1976'da Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi bünyesinde Tiyatro Bölümünü kurdu. Daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi'ne bağlanan ve Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü adını alan bölümün başkanı olarak uzun yıllar çalıştı. Aynı zamanda Sahneleme dersi hocası olarak altmıştan fazla oyun sahneye koydu. İki bine yakın makalesi, çeşitli uluslararası tiyatro şenliklerinde yönetmenlik, tiyatro yazarlığı ve tiyatroya genel katkıları nedeniyle çok sayıda ödüller kazanmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 51 okur beğendi.
  • 39,6bin okur okudu.
  • 722 okur okuyor.
  • 21,6bin okur okuyacak.
  • 244 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları