“Niye şiddete ihtiyaç duyuyorsun?” Diye bağırdı Selim, yumruklarını sıkmıştı. “Halkın seni merhametli bulmasını, seni sevmesini hiç istemedin mi?”
“Halkın beni sevmesine gerek yok.” Dedi Diktatör, sesinde en ufak bir tereddüt yoktu. “Benden korksun, yeter. İnsan toplumları başka türlü yönetilemez delikanlı. Baksana, siz milyonlarcasınız, bense hedefinizdeki tek kişi. Korkutmazsam nasıl durdurabilirim bu kitleyi? Nasıl dizginlerim, nasıl yönlendiririm bu denli büyük bir gücü?”
“Demek korku sizin yönetim şekliniz,” dedi Selim, yutkundu. “Bunun için de durmadan öldürüyorsunuz.”
“Evet,” dedi Diktatör başını yavaşça sallayarak. “Aynen Tanrı korkusu gibi. Ölüm olmasa, Tanrı’yı kim takardı ki? Ama şunu unutma, herkes korkar. Ama en çok kim korkar biliyor musun?”
Selim’in nefesi kesildi. Merakla sordu: “Kim?”
Diktatör’ün yüzünde yeniden o zehirli tebessüm belirdi. “En tepedeki yalnız adam. En çok o korkar.”
Bazen düşünüyorum da, en gevezelerimiz bile aslında ne kadar az anlatıyor. En açık sözlü olanlarımız dahi birbirleriyle ancak sislerin, perdelerin, oyunların arkasından, onların zırhına yaslanarak konuşabiliyor. Bazen kırmamak, bazen de kırılmamak için. Galiba mühim olan birine her şeyi tüm açıklığıyla söylemek ve onun hakkında her şeyi öğrenmek değil, birbirinin zaaflarını, korkularını bilip dürtmeden, yaralamadan, kanatmadan, kabullenmeyi becermek. Şu hayatta hepimizin istediği omzumuzda sıcak bir el ve kulağımızda yumuşak bir ses: “Geçecek.”