“Ah, tabii ki hepimiz eve dönmek istiyoruz ama insan evin ne demek olduğunu düşününce daha iyi anlıyor. Ev sizi hatırladıkları, sizi sevdikleri yerdir.”
Bir kişi için ölüm kalım meselesi olan bir konunun bir diğeri için herhangi bir gündelik olay olduğunu buradaki birçok insandan daha iyi biliyordum tabii ki. Sonuçta işim buydu, ben de başka insanların trajedileri üzerinden para kazanıyordum.
Kırgınlığımı kontrol etmeyi, sabırsızlanmamayı ve bir şeylerin olmasını beklemeyi öğreniyorum. Sanırım büyüyor ve olgunlaşıyorum. Her gün kendimle ilgili olarak daha çok şey öğreniyorum ve suyun üzerindeki minik dalgalar gibi başlayan anılar şimdi kocaman, güçlü dalgalar halinde üstümden geçiyor…
Gerçi annem, güçlü, hem de çok güçlü bir kadındı. Yaşadığına tanık olduğum tüm o sıkıntılara rağmen sızıldandığına, şikayet ettiğine hiç şahit olmadım. Onun asla, “Bundan bıktım” ya da “Artık bunu yapmayacağım” dediğini duymadım. Annem sadece susar ve hiçbir şey belli etmezdi. Ardından hiç belli etmeksizin bizi o aptal şakalarından biriyle gülmekten kırıp geçirirdi. Benim de amacım bir gün onun kadar güçlü olabilmek. İşte o zaman hayatta başarılı oldum diyebileceğim.
Ne tuhaftı şu dünya! Birtakım maddi sebepleri bilinmekle beraber, daha önce bilinmeyen meçhullerden geliniyor, doğuluyor, büyünüyor, bir zaman bir arada haşır neşir olunuyor, birbirine alışılıyor, sonra yavaş yavaş dağılınıyordu. Bütün bunlar nasıl da ağır ağır, alıştıra alıştıra oluyordu. Ezellerden ebedlere bitmez, başı sonu olmayan bir yolculuk!