Bu zevk u sefa sürer mi böyle...
"Bu zevk u sefa sürer mi böyle, Her dem fanidir gün olur biter..." Gönül mülkünü zevk u sefaya feda edenlerin en büyük yanılgısı, zamanın o acımasız ve doğrusal akışını unutmasıdır. Ne bu dünyadaki lütuf kalıcıdır, ne de o lütfun verdiği sarhoşluk. Makamların, ünvanların ve maddiyatın geçici gölgesine sığınanlar, bir gün o gölgenin çekileceğini asla hesaba katmazlar. Oysa hayatın asıl dengesi, zevkin muvakkat (geçici) parıltısında değil, geride bırakılan "şahsiyet" ve "eser mirasında" gizlidir. Hakiki liyakat sahibi bir insan, ne sefanın rüzgârına kapılıp savrulur ne de o zevkin bitişinden korkar; çünkü onun sermayesi fani olan değil, baki kalacak olan erdemlerdir. Ehl-i irfanın dediği gibi: "Bu da geçer yâ Hû..." İnsanın bu fani döngüde zevk u sefa yerine, kalıcı bir "nefes" ve anlam arayışına yönelmesi ruhun en büyük tekamülüdür. Zevk u sefanın geçiciliğini ve asıl olanın kalıcı bir iz bırakmak olduğunu, manzum olarak kaleme alalım: Geçer Bu Devran Sefanın rüzgârı estikçe eser, Zannetme ki her dem hep böyle gider. Zamanın tırpanı bir gün biçince, İkindi gölgesi silinir o gün. Makamlar, ünvanlar, saraylar fani, Aldatır insanı bu süslü yanı. Dolunaydan hilale dönerken ömür, Vakit tamam olur ay görünmez o gün. İnsaniyet tahtında her kim otursa, Liyakat mülkünden payını alır Sefanın sonu mu? Koskoca yalan! Her fani toprağa belenir bir gün.
Ahlâk ve çıkarın ezeli savaşı
İyi ama, insan kendisi için en kârlı ve yararlı olanı seçmesin mi? Asla! Çünkü insanın ıskaladığı en büyük gerçek şudur: Adaletten yoksun olan hiçbir şey, bir insanın gerçek çıkarı olamaz. Gücü ve kazancı ahlâka tercih edenler, kazandıklarını sanırken aslında insanlıklarını kaybederler. Bu eşiği aşamayan hiç kimse, "iyi bir insan" sıfatını hak edemez. Marcus Tullius Cicero
Düşünce
Reklam
"Unutma! unutanlar unutulanları Asla Unutmazlar."
Duygu ve Düşünce
''Seni ilk gördüğümde dünya nefesini tuttu. Hayranlıktan değil; ölümden bile daha yumuşak bir şeyin içinde. Gözlerin, taşa oyulmuş bir sessizlik gibiydi. Öylesine boş, öylesine derin ki, insan kendi yankısını duyabiliyordu. Ama ben gördüm. İndirilmiş bakışlarının ardındaki sızıyı. Yarı karanlıkta dua eden o çocuğu. Sen, Tanrı'nın yazmayı unuttuğu bir soru gibiydin. Sen, Tanrak, renkli camlardan süzülen bir güneş gibi acılarıma dokundun. Bir daha asla hissedemeyeceğimi sandığım sıcaklığı getirdin. İçimde yıllardır yaşayan hayaletleri uyandırdın, ve ilk kez... gitmelerine izin verdim. Seni çizmemin sebebi güzelliğini sahiplenmek değildi. Yüzündeki huzuru unutmamak istemiştim. Sen geçmişin sesini kıstın. Onu biraz daha uzaklaştırdın. Ve bana şunu gösterdin: Her dokunuş yara açmak zorunda değildir. Sevgi, gölgelerin en koyu olduğu yerde bile insanı bulabilir. Bana kül değilmişim gibi dokundun. Sanki karanlığım, senin ışığını kirletemezmiş gibi. Ve bana şunu gösterdin: Yıkıntılar da güzel olabilir. Kırılmış şeyler de ışıldayabilir. Gitmemen gereken yerde kaldın. Kaldın. Sana içimdeki bütün enkazı anlattığımda. Ne geri çekildin, ne kaçtın. Bana hâlâ değerli biriymişim gibi baktın. Dokunuşun, fısıldanan bir dua gibiydi.
Kalp makyaj tutmaz...
•Yüzünü, gözünü istediğin kadar boya. Ne kadar güzel olabilirsin ki? Ama kalbe asla makyaj yapamazsın. Orası güzelse, inan göz kalpten başka bir şey görmez. [Zarif Bir Adam]
1000Kitap
Final
Uykusuzluktan kan çanağına dönmüş bir çift göz. Kan ağlayan bir yürek. Yaptığım yanlışların altından kalkma ümitlerini bir bir tüketen, buna rağmen yine de yanlış yapmaktan vazgeçmeyen bir beyin. Salak mıydım? Değildim; üstelik beni tanıyanlar benim ciddi derecede zeki olduğumu düşünürlerdi. Ama zekamı kullanma konusunda pek istekli değildim. Tembel miydim? Belki evet, belki hayır. Belki sadece nereden başlayacağımı bilemiyordum, belki de miskindim. Şanslı mıydım? Kesinlikle. Hayat bana karşı çok cömertti ama ben elindekileri harcamaktan vazgeçmiyordum. "Son birkaç günde ne yaptın?" diye sorsalar ne cevap verebilirdim? Yattım, kalktım, içtim, birkaç duble daha içtim... Neydi sorunum? Ruhsal bir darbe mi? Hiç bitmeyecek sandığım çöküşün izleri mi? O halde neydi tüm bunlar? İsteksizlik mi? Neden bazı geceler uyumadan önceki son düşüncem, "Sabaha uyanmazsam her şey ne kadar kolay bir şekilde çözülecek," oluyordu? Korkuyor muydum? Peki neden? Oysa bugüne kadar her zaman "güçlü irade"nin tartışmasız keskinliğine inanmıştım. İradem mi zayıftı? Karakterim mi oturmamıştı? Hayır, böyle bir şeyi kendime yakıştıramazdım; deliliği kabullenebilirdim ama bunları asla. Ne yapmam gerektiğini bilmiyor muydum? Elbette biliyordum. Ama bir şeyleri yapmaya başlamam, önce bazı açıklamaları yanında getiriyordu. Yine hayal kırıklığına uğratacaktım beni sevenleri. İşte bundan korkuyordum. Oysa bunu ertelemek, etkiyi sadece artırıyordu. Neden bekliyordum? Daha ne kadar bekleyecektim? Artık bu sorunlar kafamın içerisinde sürekli dönüyordu. Adeta öfkeli bir kalabalık vardı kafatasımda; her biri bir hatamı haykırıyor, bana soruyordu: "Ne zaman bunu çözeceksin?" diye. Artık televizyonda neşeli diziler izleyemiyordum. Dışarıda neşeli rolü yapmak beni yıpratıyordu zaten; yalnız kaldığım zaman da
Reklam
Reklam