Ahmet Aslan

Ahmet Aslan
@aslan_ahmet
'şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim.' dedi. 'gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: seni tanıdığıma çok sevindim, kendi çapımda...'"
Lisans
İstanbul
İstanbul, 1980
177 okur puanı
Kasım 2023 tarihinde katıldı
Hikayede Niyet (Umut)
‎ ‎ ‎Tek kullanımlık bir şişeye su doldurdu, sırt çantasına okumaya devam ettiği kitabı ve suyu koydu. Camların hepsini kontrol etti, kafesin kenarındaki kuş yemine baktı; çok az kalmıştı. Apartman girişindeki yeni kesilmiş su faturalarını, patlatılmış konfeti gibi yerlerde uçuşurken gördü. Belli, hava rüzgârlıydı; “nasıl olsa ödemeyeceğim” diyerek almaya yeltenmedi. Montunu fermuarladı, durağa doğru yürümeye başladı; bir yandan da sokağı dinliyordu. ‎ ‎Durak kalabalıktı. İlk gelen otobüse bindi, şoför kapıyı kapattı. Kapı ağzı oldukça doluydu, arkaya doğru yürümek istedi. Önündeki kadına “Bayan, biraz ilerler misiniz?” dedi sessizce. “Bayan değil, hanımefendi,” dedi kadın. “Hanımefendi, geçebilir miyim?” dedi. “Buyur, geç,” dedi kadın. Teşekkür edip arkadaki boşluğa geçti. İkisinin de uzayda kapladığı yer aynıydı hâlbuki, ona göre. Bir durak sonra arka kapıdan inenler oldu; cam kenarına oturup “oh be,” dedi, “tekkeyi bekleyen çorbayı içer.” İnene kadar da kitabını okumaya devam etti. ‎ ‎Mısır Çarşısı’ndan geçip Çiçek Pazarı’na girdi. Dışarıdaki kafeslerde duran muhabbet kuşlarına bakarak gezindi. Bir dükkânın önünde durdu; kafasını kanadının altına sokmuş uyuyan bir kuşu, işaret parmağını kafesin tellerinden içeri sokarak uyandırmak istedi. “Maviş, sen beni bıraktın ama ben seni unutmadım,” dedi. Kuş hâlâ tepkisizdi. “Uyu sen, uyu,” dedi, “zaten o sen değilsin.” Kapıya gelen genç satıcı, dalga geçer gibi “Abi, içeride ele gelen ve konuşanlar var, bak istersen,” deyince, “Ele geleni seviyorum da konuşanları çok sevmiyorum,” dedi. Satıcı bardağındaki son yudum çayı içip dibini de kaldırıma doğru döktü, içeri girdi. ‎ ‎Etraf her zamanki gibi çok kalabalıktı; inci kefali gibi kalabalığın içine daldı. Çantasından suyunu çıkarıp bir yudum içti. Karşısındaki tabeladaki büyük
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Hikaye ( Adeline )
Sabah saatleriydi. Adeline her zaman yaptığı gibi her gün özenle baktığı çiçeklerini suluyordu. Adeline çok güçlü, cesur, cömert ve merhametli bir kızdı. Fransa'da soylu ve köklü bir ailenin kızıydı. Fakat sevgiye muhtaçtı… Birkaç yıl önce daha küçük bir kız iken annesini ve babasını kaybetmişti. Bu kayıp onun kalbinde bir hayli derin izler bıraksa da Adeline her zaman hayata tutunmuş ve yaşama sevincini kaybetmemişti. Adeline’i bakıcısı büyütmüştü; onu yedirmiş, içirmiş ve anne sevgisini ondan hiç esirgememişti. Ama bakıcının da bir kızı vardı, adı Pauline idi. Fakat o bu durumu çok kıskanıyordu ve Adeline’ye çok kötü davranıyordu. — Hey! Sen hâlâ burada çiçek mi suluyorsun? Annem kahvaltıya çağırıyor. — Tamam, geliyorum. Adeline, onun kendisine neden kötü davrandığını bir türlü çözemiyordu. Ona ne yapmıştı ki bu kadar kızgındı? — Pauline, bana neden böyle davranıyorsun? Benim sana bunca yıl ne zararım oldu, ne kötülük gördün benden, ha? Sorun ne? — Sorun sensin, Adeline. Sorun senin varlığın. Annemi benden almaya çalışıyorsun ama şunu bil ki buna asla izin vermem, anladın mı? — Benim böyle bir şey yapmak istemediğimi biliyorsun. Neden böyle şeyler kurup kendine zarar veriyorsun? Neden? Sorunlarımızı konuşarak da halledebiliriz. — Konuşmak istemiyorum, tamam mı? Şimdi acele et, kahvaltıya geç kalacağız. — Peki… SAHNE 2 (Okul) Adeline okulda yalnız dolaşırdı. Pek arkadaşı yoktu. Bir gün yine beden dersinde otururken yanına Pauline ve arkadaşları geldi. — Hey ezik! Ne yapıyorsun burada tek başına, ha? — Oturuyorum. — Belli, o koca tembel kıçımı kaldıramıyorum diyemiyor da “oturuyorum” diyor. — Ne istiyorsunuz? — Bu kadar ön yargılı davranma, sadece seninle biraz oyun oynamak istiyoruz. — Ne oyunu? — Üfff, sıkıldım sorularından. Hadi git de malzeme deposundan
Hikaye ( Sarı Montlu)
İçerdeki gürültü olanca hızıyla devam ediyor, alkolün etkisi insanların beynine çoktan ulaşmıştı. Kiminin sesi ve hareketleri ağırlaşmış, kiminin coşkusu daha da artmıştı. Yanındaki arkadaşına gözüyle telefonunu masada bıraktığını söyleyip birazdan geleceğini söylemişti. Öğlen kuaförde saçlarına çektirdiği fön, saatlerdir dışarıda olmasına rağmen bozulmamıştı; ruj da ilk sürdüğü gibi duruyordu, yine de sadece kokusunu alabilmek adına üstünden bir tur geçti. Bunların hiçbirine ihtiyacı olmadığını biliyordu fakat alışkanlıklardan vazgeçmesi bu kadar kolay değildi. Etrafına kayıtsız olmasına rağmen yanına gelip hıçkırarak, bir yandan da yüzünü zımparalar gibi silen genç kıza aynadan bir bakış attı. “İyi misiniz?” diye sordu. “İyiyim, iyiyim,” cevabını alınca ensesinden iki eliyle saçlarını havalandırdı. Aynada ikinci bir yüz göründü; “Boş ver, onun için ağladığına değmez, biz eğlenmemize bakalım,” derken usulca oradan çıktı. Ne garipti, üzenle teselli eden hiçbir zaman aynı kişi olmuyordu. Kendisi artık kırk beşlik bir kaset olduğundan bu tip sahnelere oldukça alışkındı ve ufak bir tebessümle üstünden atlayıp geçiyordu. Masasına uğradı; içerisi duman altı olmuştu. “Bir hava alıp geliyorum,” dedi arkadaşına. Sigarasıyla çakmağını alıp mekânın balkonuna çıktı. Manzara, sadece yan yana sıralanmış binalardan ibaretti. “Ne tuhaf,” diye düşündü, “bu koca şehirde sadece ben değilim sürüklenip giden.” Her dairede yalnızca bir tek odanın ışığı yanıyordu. Sigarasını yaktı, iki nefes aldı; sessizlik iyi gelmişti. Yanına, elindeki sigaradan bir duman alıp havaya üfleyen bir adam çıkageldi dumanların arasından. “Selam, ateşinizi alabilir miyim?” dedi, yanan sigarasıyla. “Tabii ki,” diyerek çakmağını uzattı. Yanan sigarayı tekrar yakan adam, “Sizin ateşiniz benim yanan ateşimden
Hikaye (Körleşme)
‎Kader mutfakta kekini süslerken dikkatle spatula ile kremayı ince ince yaydı. Renkli şekerleri ve meyveleri tek tek yerleştirdi, arada durup uzaktan bakıyor, küçük dokunuşlarla kenarları düzeltiyordu. Güneş, saçlarının küllü kahverengi tonlarını hafifçe parlatıyordu. ‎ ‎Benim burada ne işim var, ben ne yapıyorum diye düşünürken ‎ ‎— Kızım, sana zahmet terastan büyükçe biraz patates getir de salata yapalım; akşama baban sever. ‎ — Tamam, teyze. ‎— Ha dur; biraz da üzüm sulamıştım, bizim gamlı baykuşa götürever, yersiniz; kafasının içi pekmez gibi zaten. ‎ ‎Kader basamakları hızla çıktı. Patates çuvalının yanına geldiğinde Murat’ı buldu. ‎ ‎Ayağındaki, güneşten yarısı erimiş balkon terliklerinin üstüne basarak ayağa kalktı; Kader'i görünce ayaklarını sürüyerek birkaç adım atıp Kader'in elindeki tabağı aldı. ‎— Otur sana ayakta kalma. ‎— Olur mu hiç, abi? Sen büyüksün. ‎— Sen de bayansın ama. ‎ — Hem teyzen görmesin o ayağındaki misafir terlikleriyle buraya bastığını, ikimizi de sallandırır valla. Merak etme, aşağı inerken çaktırmadan halıya silerim; koyu renk nede olsa kimse anlamaz. Siyah bütün kirleri götürüyor. ‎— Doğru söylüyorsun; insan söylemeyince kimse bir şey anlamıyor. ‎— Sen öyle san; bazı şeyleri anlamak ya da anlatmak için kelimelere gerek yoktur. ‎ ‎— Afiyet olsun, Murat abi. Kaçıncı paketi yiyorsun? ‎— Yok be Kader, artık kaçak tütün içiyorum. — Hayatın kaçak be abi. ‎ — Napalım, bu daha da nemli; ama buna da alışırız. ‎— Kaç tane kırık kiremit var, sayamadın mı hâlâ karşı çatıda? ‎— Baka baka gözüm iyice kör oldu zaten. Sanki görsem ne olur, görmesem ne olur. ‎— Martıyı izliyorum; bir tane güvercin yakalamış, onu yiyor. Aslında onun besin zincirine aykırı bir şey ama gözü dönmüş; demek ki diğer martılar da onun elinden almaya çalışıyor. Demek ki elde
Bütün bu kitaplarin, siirlerin, ideolojilerin kahramanlari, katilleri, yarallari, muzdaripleri neredeydi? Hayat neredeydi.
Hayata Dair