Tek kullanımlık bir şişeye su doldurdu, sırt çantasına okumaya devam ettiği kitabı ve suyu koydu. Camların hepsini kontrol etti, kafesin kenarındaki kuş yemine baktı; çok az kalmıştı. Apartman girişindeki yeni kesilmiş su faturalarını, patlatılmış konfeti gibi yerlerde uçuşurken gördü. Belli, hava rüzgârlıydı; “nasıl olsa ödemeyeceğim” diyerek almaya yeltenmedi. Montunu fermuarladı, durağa doğru yürümeye başladı; bir yandan da sokağı dinliyordu.
Durak kalabalıktı. İlk gelen otobüse bindi, şoför kapıyı kapattı. Kapı ağzı oldukça doluydu, arkaya doğru yürümek istedi. Önündeki kadına “Bayan, biraz ilerler misiniz?” dedi sessizce. “Bayan değil, hanımefendi,” dedi kadın. “Hanımefendi, geçebilir miyim?” dedi. “Buyur, geç,” dedi kadın. Teşekkür edip arkadaki boşluğa geçti. İkisinin de uzayda kapladığı yer aynıydı hâlbuki, ona göre. Bir durak sonra arka kapıdan inenler oldu; cam kenarına oturup “oh be,” dedi, “tekkeyi bekleyen çorbayı içer.” İnene kadar da kitabını okumaya devam etti.
Mısır Çarşısı’ndan geçip Çiçek Pazarı’na girdi. Dışarıdaki kafeslerde duran muhabbet kuşlarına bakarak gezindi. Bir dükkânın önünde durdu; kafasını kanadının altına sokmuş uyuyan bir kuşu, işaret parmağını kafesin tellerinden içeri sokarak uyandırmak istedi. “Maviş, sen beni bıraktın ama ben seni unutmadım,” dedi. Kuş hâlâ tepkisizdi. “Uyu sen, uyu,” dedi, “zaten o sen değilsin.” Kapıya gelen genç satıcı, dalga geçer gibi “Abi, içeride ele gelen ve konuşanlar var, bak istersen,” deyince, “Ele geleni seviyorum da konuşanları çok sevmiyorum,” dedi. Satıcı bardağındaki son yudum çayı içip dibini de kaldırıma doğru döktü, içeri girdi.
Etraf her zamanki gibi çok kalabalıktı; inci kefali gibi kalabalığın içine daldı. Çantasından suyunu çıkarıp bir yudum içti. Karşısındaki tabeladaki büyük