Kafamda bir anda parlayıp sonra ateş böcekleri gibi sönüveren düşüncelere hayretle bakakalırım. Düşüncelerin bolluğu kendi başına bir alemdir, evrimin küçük ölçekli bir modeli gibidir; her düsünce bir mutasyondur, ister kullanışlı olsun ister olmasın.
Düşünerek anlamı da sorgulayabilir, hayatıma yükleyebileceğim cevapları bulabilirim. Bu önemlidir, çünkü anlamın olduğu yerde enerji akışı olur; zorlukları alt etme ve teşebbüsleri gerçekleştirmeyi sağlayan güç olarak hissedersiniz onu.
Kendi üzerine sürekli derinlemesine düşünmek, insanın kendisini daha iyi anlamasını, benliğini daha iyi hissetmesini sağlar, böylece insan kendi kendisiyle empati kurar. Bu temelde başkalarıyla empatimizi de geliştirir, onlara daha fazla anlayış gösterir, onların ne hissettiğini daha iyi hissedebiliriz.
Duygusal dünyası yalıtılmış kişi bir insandan hoşlansa da bunu belli edecek tepkiler veremez. Getireceği acıyı çok yoğun yaşayacağından kabul edilmeme olasılığını göze alamaz. Ancak bu korkuların bilincinde olmadığı için, durumu abartılmış gurur sistemi içinde değerlendirir ve karşı taraftan bi adım atılmadıkça bir insana yaklaşmayı kendisine yakıştıramaz. Bu nedenle, çoğu kez kendisini kabul eden ya da kabul eder görünen insanlarla ilişki kurabilir. Bir diğer deyişle, incinmekten korunabilmek için seçmez,seçilir. Ne var ki, böyle birini seçen kişiler de aslında ya yücelttiği bir insana tapınma ihtiyacında olan edilgin-bağımlı, ya da kendilerini reddedilmiş hissettiklerinde tahrik olan ve ulaşılmaz bir kaleyi ele geçirerek zafer kazanacakları sanısına kapılan insanlardır. Oysa ortada ne tanrı vardır ne de kale: yalnızca korkup içine kapanmış bir insan!
Sanki deliliğimi dünyaya bulaştırmamam için herkesin kendini karantinaya almak istediği bir hastalık gibiyim. Ne denerlerse denesinler... Ben olmanın tedavisi yok.