Zîra insan oğlu, dünyaya gelmiş olmakla vâr olan bir mahlûk olamazdı. Bu doğuş, mevcut belki de dâim olan bir varlığın muayyen bir devre için kalıplaşmasından ibâretti. Yoktan var olmayacağına göre, ancak vardan var olunurdu. Amma benî-beşer, eliyle tutup gözüyle göremediği bu kadim varlığa, yokluk adını takmıştı.
"Biz, İmparatorluk Türkiyesi'nin hemen de son evlâtları; içinde haşır neşir olduğumuz askerî, siyasî, içtimâî ve iktisâdî bir tarih meydanında köşe kapmaca oynamış kimseler olarak, görüp duyduklarımızı, tadıp kokladıklarımızı, kudretimiz ölçüsünde, gelecek nesillere intikal ettirmek mecbûriyet ve mesûliyetinin altında bulunuyoruz. İşte bu kitabın meydana gelmesi de o vazîfe hissinin bir netîce ve zarûretinden ibârettir."
İbrahim Efendi'nin Konağı ile birlikte Osmanlı'nın son dönemlerini de okuyoruz. O dönemin kültürel yapısı, insan ilişkileri, mahalle kültürü, ramazanları, bayramları..
Bu kitabın bir roman olmadığını kitabın giriş kısmında yazar bizzat belirtir.
Bir devrin kapanıp bir devrin açıldığı o inkılaba şahitlik etmiş insanların yaşam kademelerini de teker teker okuyoruz. Yıllarca refah içinde yaşamış İbrahim Efendi konağı sakinleri yaprak dökümü misali birer birer dökülmektedirler.
Ve asıl hazin olanı da konağın ölüm tarihiyle, koskoca bir medeniyetin ölüm tarihinin aynı zamana tesadüf etmesidir..
Sofra başından doyarak kalkan kimse, nasıl zamanla yeniden acıkırsa, başkalarının dertleriyle dertlendiği kadar zevklenen insan oğlunun da aynı dedikodulu mevzûa avdet etmesi için yeniden iştihâsının gelmesini beklemesi lâzımdı.