Yahudi burjuvazisinin hiç vazgeçmeden sürdürdüğü o teşvik edici ilgisi olmasaydı, sarayın, aristokrasinin ve sanatı desteklemek yerine daha çok at yarışı ahırları ve av partileriyle uğraşmayı tercih eden Hristiyan milyonerlerin tembelliği yüzünden, tıpkı Avusturya'nın siyasi olarak Alman İmparatorluğu'nun gerisinde kalması gibi Viyana'da sanatsal olarak Berlin'in gerisinde kalmış olurdu.
Başbakan ya da ülkenin en zengin soylusu Viyana sokaklarından geçerken kimse dönüp ona bakmaz ama bir saray tiyatrosu oyuncusunu ya da bir opera sanatçısını bütün satıcı ve faytoncular hemen tanırdı.
... ; sıradan bir Viyanalı sabah kalkıp gazetesini eline alınca, ilk önce parlamentodaki tartışmalara ya da dünyada olup bitenlere değil, tiyatrolarda hangi yapıtların oynandığına bakardı.
Tiyatro, Viyanalıların yaşamında başka hiçbir kentte rastlanamayacak kadar önemli bir yer tutardı.
Bilindiği gibi Viyana hayatın tadının çıkarıldığı bir kentti, yaşamın yontulmamış hammaddesine sanat ve aşk, incelik, zarafet ve kibarlık katan şey kültürden başka ne olabilirdi ki?
Bu kentin insanları yeme içme konusunda ağzının tadını bilirdi, kaliteli şaraplara, taze ve keskin biralara, hamur tatlıları ve pastalara çok meraklıydılar.
Müzik yapmak, dans etmek, tiyatro yapmak, sohbet etmek, kibar ve saygılı davranmak gibi konulara bu kentte özel bir sanat biçimi gibi özen gösterilirdi.
Mutluluk hem hak hem de görevdir.
Kendin de mutlu olacaksın etrafındakileri de mutlu edeceksin. İnsanın görevi de budur, hakkı da.
Mızmız bir keçi olmaktan çıkman lazım.
Bizim insanımız böyledir . "Selamün Aleyküm, nasılsın" dersin, " Ortalığı görüyorsun" der hemen.
Keyfi yerindedir söylemez.
" Gel bir kahve iç" der ama içtiğin kahveyi de zehir eder.
Tam aksine, insanın kendini de çevresini de zorluklara karşı hazır tutması, mutluluğunu başkalarına yansıttığı gibi negatifliğini bırakması gerekir.