Asuman

Atılganlık
Atılganlığı bir teraziye benzetmek mümkündür; bir kefesinde kendi haklarınızın, diğerinde ise başkalarının haklarının bulunduğu bu teraziyi, ne ödün verecek kadar hafif ne de başkalarını ezecek kadar ağır bırakmadan tam dengede tutma sanatıdır.
İnsan ve Hayat
Reklam
Oruç
İnsan, “Aç kalırsam başım ağrır.” düşüncesine kapılırsa beyni buna göre çalışır. Oysa beyin, yeniden kodlanabilir. Açlık, sıhhattir. Bu artık sadece geleneksel bilginin değil, bütün dünyanın da kabul ettiği bir noktaya gelmiştir. Bilim bugün “beyaz” dediğine yarın “siyah” deyip şaşabilir. Ama şaşmayan ölçü, hadîs-i şerîfte şudur: “Oruç tut, sıhhat bul.”
Değerli genç
Her şeyin suçlusunu dışarıda aradığımızda içimiz belki bir anlığına azıcık hafifler fakat hayat yerinden kımıldamaz. Oysa insan samimiyetle, “Bunu ben yaptım; evet, hatalıyım ve bir daha yapmayacağım,” diyebildiğinde büyür, büyük olur. Çünkü bu cümle bir suç itirafı değil, sorumluluğun nişanesidir.
İnsan ve Hayat
Dinlemek
Dinlemekten çok, konuşmayı seven bir toplumun fertleri olduğumuzdan faal bir dinleyiciyle karşılaştığımızda ona “vurun abalıya” kabilinden yaklaşmak da ne yerinde ne de doğru olur. Bu hâl, konuşmaktan öteye adım atmaz; laf uzar, söz dağılır, iletişim kopar. Nasreddin Hoca’nın şu latifesi, bu duruma güzel bir misaldir: Hoca, vaaz vermek üzere camiye gider ancak hasat zamanıdır, köylülerin tamamı tarladadır. Vaazı dinlemek için camide yalnızca bir adam vardır. Seyistir. Hoca, ona dönüp sorar: “Burada sadece sen varsın. Sence vaaz vermeli miyim?” “Hocam, ben sade bir adamım. Bu işlerden pek anlamam. Ama ahırıma gittiğimde atlarımın hepsinin kaçtığını, yalnızca birinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim,” cevabını verir seyis. Hoca bu ya, bunca işin gücün arasında kalkıp buraya geldiyse dinlemeye gelmiştir düşüncesiyle, vaaz vermesi gerektiği sonucuna varır. Anlatmaya Hazreti Âdem’den (a.s.) başlar, sevgili Peygamber Efendimize (s.a.v.) varasıya tüm peygamberleri uzun uzun anlatır. Anlattıkça coşar, coştukça anlatır. Aradan iki saat geçer. Seyis neredeyse uyuyakalır. Nihayet vaaz biter. Hoca sorar yeniden: “Nasıl, vaazımı beğendin mi?” Seyis, yorgun argın cevaplar: “Hocam, sana bu konulardan anlamadığımı söylemiştim. Evet, ahırıma gitsem ve yalnız bir atım kalmış olsa onu beslerdim ama bütün yemi de tek başına ona vermezdim.” İşte bu hâle düşmemek için yerinde dili durdurmak lazımdır.
İnsan ve Hayat
Zaman
Zaman, Cenâb-ı Hakk’ın insana en büyük lütfudur. Hazreti Allah, zamanı insanların kendilerini inşa etmeleri ve dünya hayatında muvaffak olmaları için bir nimet, bir ikram olarak yaratmıştır. Saatlerimizi yalnızca doldurmaya değil, anlamlandırmaya çalışmak gerekir. Her an, insanın kendiyle ve Rabbiyle yaptığı küçük bir sözleşme gibidir. Bu sözleşmenin adı bazen şükürdür, bazen dikkat, bazen de sessiz bir farkındalık. Şükrün değeri, yüksek sesle ilan edilmesinde değil, akıp giden vaktin, heba edilmeden yaşanmasındadır. Belki de yapılabilecek en sade şey şudur: Günün sonunda, bize teslim edilmiş bu vakti nasıl kullandığımızı düşünmek ve mümkün mertebe yarına daha bilinçli bir “şimdi” bırakmak. Çünkü zaman, nihayetinde, yalnızca ölçülen değil, doğru yaşandığında bereket kazanan bir emanettir.
İnsan ve Hayat
Reklam