Dinlemekten çok, konuşmayı seven bir toplumun fertleri olduğumuzdan faal bir dinleyiciyle karşılaştığımızda ona “vurun abalıya” kabilinden yaklaşmak da ne yerinde ne de doğru olur. Bu hâl, konuşmaktan öteye adım atmaz; laf uzar, söz dağılır, iletişim kopar.
Nasreddin Hoca’nın şu latifesi, bu duruma güzel bir misaldir:
Hoca, vaaz vermek üzere camiye gider ancak hasat zamanıdır, köylülerin tamamı tarladadır. Vaazı dinlemek için camide yalnızca bir adam vardır. Seyistir. Hoca, ona dönüp sorar: “Burada sadece sen varsın. Sence vaaz vermeli miyim?”
“Hocam, ben sade bir adamım. Bu işlerden pek anlamam. Ama ahırıma gittiğimde atlarımın hepsinin kaçtığını, yalnızca birinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim,” cevabını verir seyis.
Hoca bu ya, bunca işin gücün arasında kalkıp buraya geldiyse dinlemeye gelmiştir düşüncesiyle, vaaz vermesi gerektiği sonucuna varır. Anlatmaya Hazreti Âdem’den (a.s.) başlar, sevgili Peygamber Efendimize (s.a.v.) varasıya tüm peygamberleri uzun uzun anlatır. Anlattıkça coşar, coştukça anlatır. Aradan iki saat geçer. Seyis neredeyse uyuyakalır. Nihayet vaaz biter. Hoca sorar yeniden: “Nasıl, vaazımı beğendin mi?”
Seyis, yorgun argın cevaplar: “Hocam, sana bu konulardan anlamadığımı söylemiştim. Evet, ahırıma gitsem ve yalnız bir atım kalmış olsa onu beslerdim ama bütün yemi de tek başına ona vermezdim.”
İşte bu hâle düşmemek için yerinde dili durdurmak lazımdır.