Sensin beni en onulmaz yerimden vuran,
Fakat sensin yine boş ömrü dolduran...
Bu çılgının senden başka muini var mı? ..
Gitme... Beni senden başka kimse anlar mı? ..
Gözlerimi sen ki başka bir ufka açtın...
Nerdesin ya? .. Nerdesin ya? .. Ah neden kaçtın? ..
Yapyalnızım... Etrafımda yok senden bir iz...
Odam sessiz... Dışarda yağan kar sessiz...
Bu geceler dayanılır gibi değil ki...
Ey şimdi bu satırları okuyan bil ki:
Istıraplar yüz katlı kış gecelerinde...
Fakat kızgın yanardağlar çıksa bağrımda,
Senin için ben her derde katlanırım da
Derim ki: 'Bu gecelerin ızdırabiyle,
Ben ağlasam, harap olsam, çıldırsam bile;
Sen ateşli vücudunla ısınan rahat,
Yatağında bir rahibe saffetiyle yat...
Yat ve uyu! .. Bu tatlı kış gecelerinde...'
Ama sonunda hırs ve suç öylesine güçlendi ki, din, Kutsal Ruh’un derslerine itaatten çok, insani yorumların savunusu oldu çıktı. Dahası, yardımseverliğin alanına değil de, tanrısal gayretkeşlik ve ateşli coşku gibi aldatıcı bir adla maskelenen en mantıksız kinin ve uzlaşmazlıkların yayıldığı alana dönüştü. Bu belalara; tabiatı ve aklı hor görmeyi, yalnızca bu ikisine aykırı olana hayranlık duyup onu yüceltmeyi öğreten hurafe düşkünlüğü eklendi. Bu yüzden insanların, Kutsal Kitap’a daha büyük bir hayranlık duymak ve Kutsal Kitap’ı daha da yüceltmek için, onu, tabiatla aklı kesinlikle reddedercesine açıklamaya uğraşmaları hiç de şaşırtıcı değildir.
O nedenle, kutsal metinlerde en ulaşılmaz gizlerin saklı olduğunu hayal ederler. Bu saçmalıkları araştırmak için ter döküp, geride yararlı olarak kalanı umursamazlar. Böylece hezeyan içinde ürettikleri her şeyi bütünüyle Kutsal Ruh’a atfeder ve bunları duygularının tüm gücü ve coşkusuyla savunmaya çabalarlar. İnsanoğlu böyledir: Salt anlama yeteneğiyle kavradıklarını yalnızca anlama yeteneği ve akılla; tam tersine, duygularının ona verdiği fikirleri de yine duygularıyla savunur.
Beyaz saflıktır, portakal çiçeği kendilerini aşka adayanların bekâretini simgeler. Kırmızı ateşli aşktır, mavi hassas ruhların, menekşe rengi dulların, yeşil umudun rengidir.
"Ne!" dedi hayretler içinde kalan bu adam. "Siz mezarı bir takdis belirtisi olarak mı kabulleniyorsunuz? Sizin inancınıza göre içinden çıkan kurtların üstünde yürüyen ve onun yanaklarını yiyecek böceklerin merhametine terk edilen bir cesetten ve çürümüş bir insan vücudundan daha dehşet verici herhangi bir şey düşünebiliyor musunuz? Yarabbi! Ölmüş bile olsa, sıkıca bağlanmış ve ağzı tıkanmış bir yüz benim nefesimi keser! Taşındığını gördüğünüz bu sefil, bir çukura atılma aşağılanması dışında, yüz elli arkadaşının da cenaze alayına katılmasına mahkûm edildi, onlara da kıskanç ve nankör bir adamı sevmiş olmalarından ötürü ceza olarak cenaze töreninde yüzlerine üzgün bir ifade vermeleri emredildi, aslında yargıçlar adamın suçlarının bir kısmının onun kıt aklından kaynaklandığına inanıp üzülmeselerdi, arkadaşlarına ağlama cezası da vereceklerdi. Suçlular dışında, herkes yakılır: Aslında bu çok uygun ve çok mantıklı bir alışkanlıktır; zira inandığımıza göre ateş, saf olanı saf olmayandan ayırdığından ve sıcaklığının çekim gücüyle ruhu meydana getiren bu doğal sıcaklığı birleştirdiğinden, ruha durmaksızın yükselme gücü verir. Bu yükseliş herhangi bir yıldıza, her halktan daha az maddesel, daha zihinsel olan bazı halkların dünyalarına kadar sürer; zira onların mizaçları yaşadıkları kürenin saflığına denk gelmeli ve katılabilmelidir. Bu kök ateş o dünyanın elementlerinin saflığı sayesinde daha da düzeltildiği için, bu ateşli, coşkulu ruh o ülkenin kentsoylularından birini meydana getirmeye yönelir.