İnsanlıktır bu... Kat kattır, en sağlam, en güzel mücevheri en alttadır, soydukça insanlığı, kabuğundan soydukça bir kat, iki, üç, dört, beş kat, gittikçe aydınlanır insanlık, güzelleşir. Çirkin olan insanlığın en üst kabuğudur. Adam olan hem kendi kabuğunu hem de insanlığın kabuğunu durmadan soymaya çalışır. Soydukça ortalık aydınlanır, soydukça...
Şu Taksim alanında birbirlerini ezenler, o kadar insanın içinde hak tu, diye ortalığa tükürüp savuranlar, sümkürenler, sümüklerini ağaç gövdelerine sürenler, hasta yüzlüler, vıcık vıcık boyalılar, suratlarından düşen bin parça olanlar, düşman gözlüler, gümleyenler, birbirlerine düşman gibi, birbirlerini yiyeceklermiş gibi bakanlar, korkanlar, utananlar, bunlar mı, korkanlar, ben ben ben diyenler, bunlar mı?.. Kuşlar da gitti... Giden kuşlarla...
Bir mavi kuş vardı, o zamanlar, şimdi gelmez oldu, kökü kesildi zaar. ... Som mavi, güzel, biçimli gagalı, iri kapkara gözlü, lekesiz, yanardöner mavide bir kuştu. Mavisi insanın gözüne bulaşır, içine bir aydınlık seli boşanırdı. Dünya aydınlık, güzel, sevinçli bir som mavide balkırdı. Kuşlar geceyi, ay ışığını bile mavilerdi.
Şu doğa büyücüsü olamaz işler gerçekleştirmiştir. Şu parmak kadar, parmak kadar, burada çocukların ağlarına düşmemiş kuşlar; kim bilir buradan nereye kadar, dağlar, bozkırlar, denizler, çöller aşarak nereye kadar uçarlar; nereye yuva yapıp nereye yumurtlarlar? Doğanın gerçekleştirdiği büyüye delicesine şaşırmak gerek. Gökyüzüne saçtığı, bu inip çıkan, çavan parlak renk parçacıklarına, ışılayan, binlerce renk karmaşasında, kaynaşmasında balkılayan...