UYARI: Kitapla ilgili ipuçları içermektedir.
Edebiyat dünyasının en gizemli yazarlarından olan Süskind, Türkçeye “Koku” olarak çevrilen Das Parfum adlı romanını 1985 yılında yayımlamıştır. Roman, yayımlandıktan kısa bir süre sonra Almanya sınırlarını aşarak dünya edebiyatının en çok okunan modern klasiklerinden biri hâline gelmiştir. Romanının bu büyük başarısının ardından gelen tüm ödülleri reddeden Süskind, bir gazetenin sunduğu 5.000 dolarlık "En İyi İlk Roman" ödülünü de kabul etmez. Kamuoyu önüne çıkmaktan hoşlanmayan, şimdiye kadar sadece bir röportaj veren, küçük bir kasabada münzevi bir hayat sürmeyi tercih eden Süskind’in bu büyük romanı neden bu kadar okunmuştur? Yazarın bu büyük başarısının sırrı nedir? Gelin bunu birlikte değerlendirelim.
Roman, başkahramanın okura sunulmasıyla başlar. Anlatıcı, başkahraman olan Jean Baptiste Grenouille’u kendi alanlarında sınırları zorlayan dev isimlerle —cinselliğin karanlığındaki Sade, ideolojinin keskin kılıcı Saint-Just, siyasi dehanın gölgesi Fouché ve mutlak gücün simgesi Bonaparte ile— aynı teraziye koyar. Grenouille’ın bunlardan tek farkı, unutulmuş olmasıdır. Unutulmasının nedeni ise onun eşsiz dehasının ve dizginlenemez hırsının, ardında hiçbir somut iz bırakmayan, uçucu bir evrende, yani kokular dünyasında vuku bulmuş olmasıdır.
Süskind, Grenouille’u bir dâhi olarak sunduktan hemen sonra 18. yüzyıl Paris’ine yönelir. Grenouille, 17 Temmuz 1738’de Paris'in "en kokuşmuş" noktasında, bir balık tezgâhının altında doğar. O, hayatın bittiği yerdeki (ölü balıklar, atıklar) kokuların içinden çıkar. Grenouille, annesi için “sahici bir çocuk” değildir. Bu yüzden de balık tezgâhında dünyaya getirdiği bebeği “bir sinek bulutunun altında; balık kafalarının, organlarının arasında” bırakıp gider. Grenouille’un hayata