bir rivayete göre bir tundrada,
soğuktan yarılan ellerin ve ağaçların dışında
herhangi bir sesin işitilmediği bir korunun
orta yerinde
bir ağacın dibinde ölüp gitmekte olan bir askerin yaktığı sigaranın kızarmış ucundan
dö-kül-en o kızgın külden doğmuş bir tilkiydi o,
Rofrimo idi adı.
sağa sola alazlı, kızıl bir cevher gibi koştururdu.
sükut ve avın yangını vardı patilerinin altındaki
karı eriten.
meselenin av ya da
avı yakalayıp yakalayamamak değil
ömrü boyu bir avcı "olmanın",
bir avcı "kalmanın" olduğu bilmenin verdiği
bir üst bilişin cevherî mavisi gözlerinde
seyirip susuyordu şikayetçi bir üslupla.
my mind's pedestrians,
aklımın yayaları: fikirler.
dün gece 3.30'da
utanç verici bir anı yeşerip açıldı
gözümün önünde
bir gül gibi:
benimle konuşurken iki saniyeye bi'
yere veya bilgisayar ekranına bakan o kişi
geldi aklıma ve düşündüm:
dikkati dağınık veya konuştuklarım
onu sarmadığı için yapıyor bunu, belki, belli ki.
"ama ya anlattıklarım onu kıskançlık seviyesinde
rahatsız ediyorsa?" diye geçti aklımdan bir fikir,
yürüyerek,
"ya artık susmam için sohbeti bitirmeye
meyilli bu hareketleri yapıyorsa?"
bu fikrin kibriyle utandım iyice
zihnimde bir utanç gibi açılan bu "gül anısı"nın
ne kadar dikeni varsa battı zihnime.
fakat birkaç saniye sonra, geçip gitti bu utanç,
bir yaya gibi: "Kendi üstüne çok yürüme."
işte o zaman anladım, neden derler
"bir düşünce nihayetinde bir düşüncedir
eyleme geçmedikçe,
yoktur korkmaya, utanmaya gerek." diye.
işte o zaman anladım
nedir my mind's pedestrians
nedir bir akıl yayası: fikir,
nedir uyuklayarak aklımda volt-a atan