b

“Fikrimizi, ahvalimizi, muamelatımızı yakından inceleyen insaflı Frenkler bile “Türk hakikaten diğer Şark kavimlerinden müterakki, yüksek imiş, bir Avrupalı’dan hiç aşağı kalmıyor, Şark’ta doğan Avrupalılara ise tercih edilir.” diyorlar. Hakkımızı, fazlımızı teslim etmeyen, idrak eylemeyenler yine olsa olsa içimizdendir. Çünkü şahıs itibariyle alayız; fakat cemiyet, içtimai kabiliyet bakımından henüz berbatız. Sebepleri farklı farklı olarak aramızda daimi kötü bir nifaktır ki hükümrandır.”
Reklam
Yüzüne baktıktan sonra gözünde Anadolu yeniden canlanıyor: Aşıp geçmekle bitmez akçık ovalar… Ufukta bir kabaran, bir yayvanlaşan, yaklaşılmaz ve yaklaşınca belli olmaz kül renkli çıplak dağlar… Dere içlerinde loş değirmenler ve kenarlarında leylek dizili, insan yüzüne hasret, akıp hiçe giden çaylar… Anadolu?… Yok görünen varlık, boş sanılan çokluk.
Geçtiğim yolları pek açık göremiyordum. Fakat bu artık beni pek fazla rahatsız edip düşündüren bir mesele değildi. Hangi kuvvet, hangi ateş veya sel nereden çıkıp nereye gittiğini bilir? Ara sıra kendimi yokladığım zaman kalbimde, ahlakımda bozulup değişmiş hiçbir şey bulamıyordum. Eskişehir istasyonundaki ihtiyarı dinlerken eski kalbim, bir zerresini kaybetmemiş masum duygularıyla nasıl yanıp sızlamıştı. Yol bulanıktı, karanlıktı. Fakat bir his bana daima doğru gittiğimi, asla şaşıp sapmadığımı söylüyordu.
Bir büyük sabit fikrin cezbesi içinde yaşayan bütün insanlar gibi onda da çektiği sıkıntılar ve acılardan biraz zevk bulmaya meyil vardı.