Venom karakteriyle ilk tanışmam çocukluğumda izlediğim Spider-Man: The Animated Series sayesinde olmuştu. O dönem Venom benim gözümde sadece korkutucu, öfkeli ve durdurulması gereken bir canavardı. Hikâyesini öğrendikçe ona karşı bir korku geliştirmiş, zihnime “kötü adam” olarak kazımıştım. Ama yıllar boyunca aklımın bir köşesinde hep aynı soru vardı: “Ya gerçekten kötü değilse?” İşte bu seri, o merakımı tamamen gideren hikâye oldu.
Bu sekiz cilt boyunca aslında sadece bir simbiyot hikâyesi okumuyorsunuz. Uzun soluklu bir kırılmayı, bir insanın kendi geçmişiyle yüzleşmesini, hatalarıyla yaşamayı öğrenmesini ve değişmeye çalışmasını okuyorsunuz. En şaşırdığım noktalardan biri de buydu; çünkü karşımdaki şey klasik bir Marvel macerasından çok daha karanlık, daha ağır ve psikolojik olarak daha yorucu bir hikâyeydi. Özellikle Eddie Brock’un yaşadıkları, bir süper kahraman anlatısından ziyade parçalanmış bir insanın hayatını izliyormuş hissi veriyor.
İlk ciltte karşımıza çıkan Knull tehdidi, hikâyenin tonunu anında belirliyor. Daha ilk andan itibaren bunun sıradan bir düşman olmadığı hissediliyor. Çizimler, atmosfer ve karakterlerin çaresizliği gerçekten rahatsız edici bir hava yaratıyor. Özellikle simbiyot tanrısı fikri bile başlı başına insanın içini ürpertiyor. O noktadan sonra Eddie’nin hayatı tamamen değişiyor ve ikinci ciltle birlikte hikâye fiziksel tehditlerden çok karakterin iç dünyasına yöneliyor.
Eddie Brock’un yalnızlık korkusu, geçmiş travmaları ve yıllarca yanlış bildiği şeylerle yüzleşmesi serinin en güçlü taraflarından biri olmuş. Çünkü hikâye sürekli aksiyon üzerinden ilerlemiyor; bazen Eddie’nin kendi zihninin içinde yaşadığı çatışmalar, dışarıdaki savaşlardan daha ağır hissettiriyor. Evsizlik, dışlanmışlık, babasıyla olan sorunları ve kendisi hakkında