İnsan, hakikati arayan bir varlık olarak yaşamı anlamlandırmaya çalışırken, aslında doğanın bir parçası olduğunu fark etmek zorundadır; çünkü toplumsal gerçeklik, doğanın içinde gelişmiş ikinci bir doğadır ve onu anlamanın yolu birincil doğayı doğru okumaktan geçer. Bu evrende hiçbir şey durağan değildir; hakikat sürekli değişim halindedir ve bu değişimin temelinde, çoğu zaman fark edilmeyen küçük unsurlar—kuantalar—yatar. Büyük dönüşümler, görünmez detayların birikimiyle ortaya çıkar. Bu yüzden yaşamı kavramak, yalnızca aklın analitik gücüyle değil; duygu, sezgi ve ruhsallığın da dahil olduğu bütünlüklü bir bilinçle mümkündür. İnsan doğayla uyum içinde kaldıkça kendini ve toplumu inşa edebilir, ondan koptukça ise hem kendi özünü hem de yarattığı dünyayı tahrip eder. Gerçek değişim, yıkıcı sıçramalardan çok, küçük ama derin ve süreklilik taşıyan dönüşümlerin diyalektiğinde saklıdır. Bu nedenle yeni bir yaşam anlayışı; merkezi, katı ve tekil yapılardan değil, çoğul, esnek ve birbirine bağlı küçük yapıların bütünlüğünden doğar. Yaşamın özü, küçük ile büyük arasındaki bu görünmez ama belirleyici ilişkide gizlidir.