Kelimelerin kendisi veya ifade ettikleri şeyler değil de mısraların düzenlenişindeki bir şey İspanyolcasının ardında hayaletimsi bir mevcudiyete işaret ediyordu ve bu benim mevcudiyetimdi veya belki de benim yokluğumdu; daha önce bulunmadığıma emin olduğum bir odaya girmek ama mobilyalarda veya kül tablasındaki izmaritlerde veya duş penceresininliğindeki kahve ve fincanında az önce oradan çıktıtigima dair izler görmek gibiydi bu. O kanepenin veya kahve fincanının bana ait olması değildi mesela, bu nesnelerin kendine has karakteri, maruz kaldıkları yaşanmışlık doğrudan veya dolaylı olarak beni hatırlatıyordu; amneziden mustarip değildim veya dejavu yaşamıyordum, daha çok hem odanın içinde hem de dışındaydım, belki parktaydım ama sadece parkta da değil, aynı anda sayısız başka mümkün odada ve parktaydım. Akla gelebilecek her nesne, kanepe veya fincan, ”portakal” veya “naranja”, bana karşılık gelen kümeyi oluşturabilirdi, hem de bensiz oluşturabilirdi ama bu da tam olarak doğru değil; yukarıya bakan kendime yukarıdan bakan beni görmek gibiydi.
Şiir sözcüklerin gerçek hayatını yaşadığı bir ülkedir. Bizim küçük hesaplarımızdan, planlarımızdan, yalanlarımızdan… ve hayallerimizden kurtulup özgürce nefes aldıkları bir ülke.