Bu kadar geç okuduğuma pişman olduğum kitaplardan bir tane daha,
Serenad..
Kalın bir kitap olmasına hiç aldanmayın,
Zülfü Livaneli öyle güzel bir hikaye sunmuş ki her bölümden sonra bir sonrakini merak edip kitabın başından ayrılamıyorsunuz. Üstelik kitabın baş karakteri bir kadın ve yazarın, kadınların ne düşündüğü ne istediğini bir erkek olarak bu kadar iyi bilmesi beni çok şaşırttı açıkçası. Öyle ki yazarı bilmeden bu kitabı okusanız belki de yazarın erkek olduğuna inanmakta zorlanabilirdiniz.
Kitapta gerçekte yaşanmış olan Struma faciasını Maximilian Wagner ve Nadia penceresinden izliyorsunuz. Bu iki aşığın hikayesi sizi derinden üzerken tek öğrendiğiniz hikaye onların hikayesi değil. Kitapta daha birçok acı birçok hüzün, keder var. Okuduğunuz her sayfada gerçekler bir bir yüzünüze çarparken öğrendikleriniz karşısında şaşıracaksınız. Birçok milletten, birbirinden çarpıcı olaylar keşfetmek mümkün. Geçmiş yıllardaki Almanya, Romanya hatta Türkiye’ye dair dile getirmekten çekinilen durumlarla karşı karşıya kalacaksınız. Bu kitapta birçok insanın kendine dahi itiraf edemediği durumları görüp üzülmemek elde değil.
Kitap baştan sona mesajlarla dolu ve bir romanın bu kadar bilgi içermesi de çok rastladığımız bir şey değil. Baş karakterimiz Mina Duran kitabın sonunda bambaşka bir Mina olup çıkarken, bu kitap; anlattıklarıyla, hissettirdikleriyle, yaşattığı duygularla sizi de değiştirip bambaşka bir insan haline getirecek..
SerenadZülfü Livaneli · Doğan Kitap · 2020163,8bin okunma
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarının bizlere sunduğu "En Güzel Tarihi" serisinden okumuş olduğum bu üçüncü kitap da öncekileri gibi alanında uzman olan kişilere sorulmuş sorular ve
Anthony Burgess ve yine muhteşem bir eseri... Yazarın kendine özgü üslubuna eğer ki hakim değilseniz kendinizi bırakmakta zorlanacağınız bir kitap daha.
1959 yılında beyin tümörü tanısı konup, bir yıl ömür biçilen
Anthony Burgess’ın, bu zaman zarfında yazdığı kitaplardan birisi. Sonrasında ise teşhisin yanlış olduğu ortaya çıkıyor fakat
Anthony Burgess çoktan tanınan bir yazar olmuş oluyor. Aslında dilbilimci olan yazarımızın, dilbilimci Dr. Edwin Spindrift’in kendisine konulan beyin tümörü tanısıyla birlikte başından geçen talihsiz olayları anlattığı bu kitapta, kendi hayatından kesitler görüyoruz. Kitapta akademik terimler de bulunuyor.
Dr. Spindrift’in ziyaretine gelmeyen karısını aramak için hastaneden kaçmasıyla başlayan serüvenin absürt olaylar silsilesi olmasının nedeni, kitabın sonunda hayal görmüş olma ihtimali ile biraz aydınlanıyor. Karısıyla olan cinsel sorunlar için bir sorumlu aramakla çok yüz göz olan Dr. Spindrift gittiği hayal alemlerinden sonra okları kendine çevirerek kendisiyle de yüzleşiyor. Aslına bakarsanız yaşananların hayal mi gerçek mi olduğu da meçhul. Yazarın ikilemde bırakan bir kitabı.
Otomatik Portakal kadar sevilmese de içinde kendinize farklı cevaplar bulacağınız kitap