Yani tüm o evlatlar demokrasi, istiklal, özgürlük, onur, vatan sağ olsun, bayrağımız ebediyen dalgalansın düşüncesiyle mi öldüler?
Siz öyle sanın.
Ufacık bebeler gibi ağlaya ağlaya öldüler. Neyin uğruna savaşıp can verdiklerini unutarak. İnsani şeylere hayıflanarak. Bir dost yüzüne hasret öldüler. Anne, baba diye inleyerek, eşlerinin veya çocuklarının adlarını ana ana. Yüreklerinde sıla özlemiyle öldüler, doğdukları memleketi son bir kez göremeden, Tanrım n’olur son bir kez görebileyim diye yakararak. Heba olmuş bir hayata içerlenerek can verdiler. Asıl neyin önemli olduğunu idrak ettiler. Yaşamanın yerini hiçbir şeyin tutmayacağını idrak ederek, haykıra haykıra, hıçkıra hıçkıra öldüler. Ölürken akıllarında tek bir düşünce vardı, o da yaşamak istiyorum idi, yaşamak istiyorum yaşamak istiyorum.
Aşağılıyorsun, bizzat kendini aşağılıyorsun ruhum! Kendini onurlandıracağın zaman gelip geçiyor. Çünkü herkesin tek bir yaşamı vardır ve seninki hemen hemen tamamlandı; kendine saygı duyan biri değil, diğer insanların ruhlarında kendi mutluluğunu arayan birisin.
Sadakat korkunç bir bencillik ve aynı zamanda insan hayatındaki çoğu menfaat gibi kibirli bir şey değil mi? Sadakat beklerken ötekinin mutluluğunu istiyor muyuz? Ve o, sadakatin incelikli hapishanesinde mutlu olamıyorsa, yine de ondan sadakat beklerken onu gerçekten sevdiğimizi söyleyebilir miyiz? Ve eğer onu mutlu olacağı şekilde sevmiyorsak ondan herhangi bir şey, sadakat ya da başka bir kurban talep etmeye hakkımız var mı?