Çok kitap okudum...
Yine de bütün alaylılar gibi ne anladığımdan asla emin olamıyorum. Bir gün oluyor tüm bilgiyi bir bakışta kavramışım gibi geliyor. Sanki aniden görünmez dallar doğuyor ve kendi aralarında benim tüm dağınık okumalarımı birbirine bağlıyormuş gibi oluyor. Sonra anlam aniden gizleniyor, özü kaçırıyorum ve aynı satırları boşuna tekrar tekrar okuyorum. Her okuduğumda anlamı biraz daha kaçırırken, kendimi mönüyü dikkatli okuduğu için karnının doyduğuna inanan yaşlı bir deli sanıyorum.
Evrim üzerine, uygarlık üzerine ve böyle bir yığın büyük laf üzerine istediğimiz kadar konuşalım, istediğimiz kadar önemli nutuklar çekelim, insan başlangıcından bu yana pek bir ilerleme kaydetmedi: Bu dünyadaki varlığının bir tesadüf olmadığına ve çoğunlukla iyi niyetli olan tanrıların kendisine göz kulak olduğuna daima inanıyor.
Ne de olsa savaş denilen eylem, devletin açıkladığı gerekçeler doğrultusunda bireyin canını vermeyi kabul etmesiyle mümkündü. Bireyi savaşa göndermek devlet otoritesinin en yüksek perdeden kullanımıydı. Buna karşılık bireyin de devlete en yüksek perdeden güvenini gerektiriyordu. Ama zaman içinde, bu konuda o kadar çok aldatılmıştı ki bireyin devlete güveni kalmamıştı. Savaş gibi bir ölüm kalım meselesinde bile yalan söyleyebiliyorsa devlet bireyi her konuda aldatabilirdi. Bu güçlü olasılık karşısında da birey, neyin gerçek olduğunu çözmeye çalışırken, hiçbir şeyin gerçek olmadığı sanrısına kapılmıştı.