Peygamber bu kadar büyüklüğüyle, ey Allahım, biz seni tam anlamıyla bilemedik derken, Bistamlı Bayezid, 'kendimi tenzih ederim, benim şanım ne kadar büyüktür ki, bilinmesi gerekenleri tıpkı gerektiği gibi bildim. Ben sultanların sultanım diyor."
Bazı insanların gönül darağacı küçüktür, bir testi suyla dolar; bazılarının ki ise sonsuzdur, okyanuslar bile onların susuzluğunu gideremez. Bayezid susuzluğunu bir yudum suyla giderdi ve övünerek suya kanadığından dem vurdu. Hazreti Mustafa'ya gelince (selam onun üzerine olsun) o müthiş bir kanmazlık hastalığına tutulmuştu. Sular içinde susuzluktan kavruluyordu. O her gün, daha çok görüyor, daha çok anlıyor, daha çok biliyordu, ama gördükçe görecekleri artıyor, bildikçe bilmedikleri çoğalıyor, anladıkça anlamadıkları büyüyordu. Bu sebeptendir ki, 'Biz seni layıkıyla bilemedik diye buyurmuştur."
Iki âlem vardır : ilki varlık âlemi, ikincisi mana âlemi. Varlık âlemi gündüz gibidir, olanı biteni açıkça görürsün, kendini kolayca ele verir. Mana âlemi ise gibidir, onu bulmak için mutlaka gönül ışığını yakman gerekir
Tanrı merhametten de, şefkatten de daha büyüktür. Tabii, şiddet ve cezadan da. Onda hepsi vardır, onda hepsi birdir. Bir olmak demek, çok olanı bir görünümde toplamak demektir, ama farklılıklarını silmeden, aynılaştırmadan, birbirine benzetmeden. Çünkü her varoluşun bir anlamı, bir gereği vardır. Çoğu zaman mesele Tanrı'nın ne olduğu değil, bizim onda ne gördüğümüzdür. Sevgi dolu olanlar merhameti görür, zalim olanlar şiddeti. Zeki olanlar aklı görür, aptal olanlar kör inancı, alimler bilimi görür, cahiller mucizeyi.
Bu kitapta yıllar öncesine uzanan bir hikayenin sırlarla dolu yolculuğuna şahitlik ediyorsunuz. Bu yolculuğun baş karakterleri iki mana eri olan Mevlânâ ve Şems. Bütünüyle bakıldığı zaman roman olmasına rağmen üstün güzellikte hazırlanmış bir tasavvufi eser bizi karşılıyor.
İlahi aşkın, hakikatin arayışı... Gerçek dünya ile mistik inançların kesişmesi... Gizemli bir soruşturmanın akışı...
Bab-ı Esrar