Beynin sol tarafının söylediklerine kulak asan bir dünyadan geliyordum. Mantık, yargılama, okuma, yazma, matematik, neden ve sonuç gibi değerlerin dünyasında yetişmiştim; burada ise beynin sağ yarısının egemen olduğu bir gerçeklikteydim. Benim sözde önemli eğitim kavramlarımın ve uygarlık gereksinmelerimin hiç birine önem vermeyen insanların arasındaydım. Onlar beynin sağ yarısının efendisiydiler; yaratıcılık, hayal gücü, sezgi ve ruhsal kavramlar konusunda hepsi birer ustaydı. Onlar iletişimlerini sözlere dökmeye bile gerek duymamışlardı ve bunu düşünceyle, duayla, meditasyonla, her ne ad verirseniz onunla başarabiliyorlardı. Bense onlara sesle, sözle yalvarmıştım. Onlara ne tuhaf görünmüş olmalıydım. Gerçek İnsanlar'ın her biri bunu sessizce, zihinden zihine, yürekten yüreğe, tüm yaşamı birbirine bağlayan o evrensel bilince bireysel olarak aktararak dile getirirdi.