“Hayat,” diye yazmış Sartre bir zamanlar, “umutsuzluğun öte yanında başlar.”
Ve gerçekten de Gece Yarısı Kütüphanesi kitabının başkahramanı Nora Seed, tam da bu eşikte dururken hayatın farklı yüzleriyle tanıştı. Bir sürü farklı hayata sürüklenmiş, sayısız olasılıkla tanışmış, kendisinin pek çok versiyonunu görmüş; başarılar, kayıplar, mutluluklar ve pişmanlıklarla dolu farklı kimlikler yaşamıştı. Ama hepsinin sonunda, en tanıdık his — eğretilik — ile karşı karşıya kalınca fark etti ki; sorun yaşadığı hayatın koşulları değil, kendisi ve içinde hissettiği duygulardı.
Kök yaşam Nora’nın en çıplak, en kırılgan, en “Ben neyim ki aslında?” dediği halidir. İşte tam da o hali yaşaması gerekiyordu çünkü gece yarısı kütüphanesinde hayat, “kayboldum” dediğimiz an başlıyordu.
Ünlü olduğu, başarıdan başarıya koştuğu, başkalarının gözünde “başarılı” görünen hayatlarda bile içindeki boşluk dolmuyordu. Ama o umutsuzluk eşiğinden döndükten sonra, görmediği yıldızlardan, sarılmadığı insanlardan ve söylemediği cümlelerden özür dileyerek, paralel evrenlerin birinde—hatta aslolan kök yaşamında—mutlu Nora olarak yaşamaya devam ediyordur, kim bilir?
Tüm o başarısızlık hissine, pişmanlıklara ve annesiyle yaşadığı zorluklara rağmen, orada kendini en çok kendisi gibi hissetti. Çünkü gerçek yüzleşme oradaydı. Nora’nın asıl gücü de kök yaşamında ortaya çıktı.
Özellikle sosyal medyanın hayatımıza iyice dahil olduğu, mutmain olmaktan uzaklaştığımız şu dönemde, bu kitap ufkumu genişletti, bakış açımı değiştirdi. “Kaçıp gitmek istediğiniz yerin, kaçtığınız yerle aynı olduğunu görmek tam bir aydınlanmaydı. Hapishanenin bir yer değil, bakış açınız olduğunu anlamak.”
Kendi fikir hapishanemizden kurtulduğumuz paralel yaşamların birinde (asıl temennim kök yaşamınızda bu anlayışa ulaşmanız) hala