Ayşen Sevinç

Bir zamanlar Tralfamador'da makineye benzer yanı olmayan yaratıklar vardı. Güvenilir değildiler. Becerikli değildiler. Öngörülebilir değildiler. Uzun ömürlü değildiler. İşte bu zavallı yaratıklar, var olan herşeyin mutlaka bir amacı olması gerektiği ve bazı amaçların diğerlerinden yüksek olduğu fikrine kafayı takmışlardı. Bu yaratıklar zamanlarının çoğunu amaçlarının ne olduğunu bulmaya çalışarak geçirirlerdi. Fakat kendilerinin olabileceğini düşündükleri bir amacı her bulduklarında, amaç gözlerine o kadar alçak görünürdü ki yaratıklar tiksinti ve utanç dolarlardı. Sonra da bu kadar alçak bir amaca hizmet etmektense, ona hizmet edecek bir makine yaparlardı. Bu sayede kendileri daha yüksek amaçlara hizmet etmekte serbest kalırlardı. Gel gör ki ne zaman daha yüksek bir amaç bulsalar amaç hala yeterince yüksek olmazdı. Böylece makineler de daha yüksek amaçlara hizmet eder oldular. Makineler her şeyi o kadar büyük bir ustalıkla yapıyordu ki sonunda yaratıkların en yüksek amaçlarının neler olabileceğini bulma işi de onlara verildi. Makineler bütün dürüstlükleriyle, yaratıkların herhangi bir amaçlarının bulunduğunun pek söyleyemeyeceğini bildirdiler. Yaratıklar bunun üzerine vahşice birbirini öldürmeye başladılar, çünkü amaçsız şeylerden nefret ettikleri kadar başka hiçbir şeyden nefret etmiyorlardı. Derken vahşice öldürmekte bile çok başarılı olamadıklarını keşfettiler. Bunun üzerine o işi de makinelere verdiler. Ve makineler, 'Tralfamador' demek için gereken zamandan daha kısa süre içinde işi bitirdiler.
Sayfa 263·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam
Akşam ansızın bir terazi olmuştu; dünyayı her iki kefesinde eşit ağırlıkta taşıyan bir terazi. Bu teraziyi benliğimde duyuyordum; ağırlıktan yoksun bir halde göğsümün üzerinde dengeleniyordu. Böyle rahatça soluk almaya devam ettiğim sürece, bana hiçbir şey olmaz diye düşünüyordum.
Bakışlarımız akşam kızıllığına dalmıştı. Tren kara kara puflayarak, yollarda kaybolmuş bir cenaze arabası gibi yaklaşıyordu. Ne tuhaf diye düşündüm, savaşta bu kadar çok ölü gördüğümüz ve içimizden iki milyon insanın boş yere kan verdiğini bildiğimiz halde, nasıl oluyor da tek bir ölü yüzünden böyle heyecanlanıyorduk? İki milyon ölüyü unutmuş gibiydik. Ama bunu açıklamak güç değildi: Tek bir insanın ölmesi her zaman gerçekten bir ölümdü; iki milyon ölü ise her zaman sadece bir istatistikti.
Henüz yirmi beş yaşında olduğunuz halde yığın işi ölüm, yoksulluk ve insanların budalalıklarını görmüşsünüz, ama yine de hemen akla gelebilecek en safça soruları sormaktan başka şey öğrenmemişe benziyorsunuz. Ne yapalım, belki de dünyanın gidişi böyle. Gerçekten bir şeyler öğrendiğimiz zaman, bunları kullanamayacak kadar yaşlanmış oluyoruz. Ve bu hep böyle sürüp gidiyor, dalgalar dalgaları, nesiller nesilleri izliyor. Hiçbiri ötekinden küçük de olsa bir şey öğrenmiyor.
Pencereden dışarı baktım. Dışarda tıpkı çerçeveli bir tablo gibi, ikindi saatlerinin kır görünümü uzanıyordu. Avlunun büyük kapısı, bir meşe ağacı, bunların arkasında açık krom sarısı ve donuk yeşil renklerin içinde ufka kadar yayılan alabildiğine sükûn dolu tarlalar vardı. Bizse burda neler tartışıyoruz, diye düşündüm. Hayat, şuracıkta karşımızda değil miydi? Mevsimlerin yükselip alçalan soluğunda, huzurla dolu olarak şu altın ve yeşil renklerin içinde değil miydi? Bizse bu hayatı ne kılıklara sokuyorduk...
Reklam