Pancar sebzelerin en keskinidir. Soğanın sayfaları, gerçi Savaş ve Barış'ın sayfalarından fazladır, her biri de güçlü kuvvetli bir insanı ağlatacak kadar acıklıdır; ama soğanın o fildişi parşömenleri olsun, acı yeşil sayfa işaret kartı olsun, mide sularının ve bağırsak bakterilerinin etkisine kendini pek çabuk kaptırıp kahverengiye dönüşmektedir. Ancak pancar, vücudu, ona girdiği renkte terk eder.
Akşam yemeğinde yenilen pancar sabahleyin tuvalette hâlâ kıpkırmızıdır. Bu da pancarın güçlü sindirim asitlerine ve mikroplara karşı ne büyük bağışıklığı olduğunun kanıtıdır. En kırmızı biber bile, en turuncu havuç, en sarı kabak bile, o zamana kadar çoktan iğrenç bir kahverengiye dönüşmüştür çünkü.
Doğduğumuz zaman yuvarlak, keskin, saf bir yüzümüz vardır. İçimizde evren bilincinin kırmızı ateşi yanar durur. Ama yavaş yavaş, bizi, ana babalar yer, okullar yutar, sosyal kuruluşlar emer, kötü alışkanlıklar kemirir, yaş ise tüketir. Sindirildiğimiz zaman, tıpkı ineklerdeki gibi altı mideden geçtiğimiz zaman, pis bir kahverengi tonunda çıkarız.
Pancardan almamız gereken esas ders şudur: İnsan, yanağındaki ilahi renge, içindeki doğal pembeliğe sarılmalı; yoksa kahverengiye dönüşür. Kahverengi olmak da, insanın masmavi kesildiğinin resmidir. Çivit kadar mavi. Onun da ne anlama geldiğini bilirsiniz:
Çivit.
Çivitiyor.
Çivitti.