Ayshesss

Kabullenilmiş çıkışsızlık, iki yüzlü toplum..
Puan vermedi
Pınar Kür’ün Asılacak Kadın romanı, okuru rahatsız ederek içine çeken, karakterlerin duygu dünyasını iliklere kadar hissettiren bir metin. Yargıç olan çocuktaki kin, nefret, öfke ve haset duyguları neredeyse taşacak kadar yoğun; okurken insanın içini sıkıyor. Buna karşılık Melek’in kimsesizliği, yalnızlığı, hayattan kopmuşluğu ve çaresizliği sessiz ama çok güçlü bir şekilde ilerliyor. Kimseye kıyamayan, varlığıyla yokluğu arasında sıkışmış bir kadın portresi çıkıyor karşımıza. Melek’in erkeklerin ona yaptıklarını anlatış biçimi özellikle çarpıcı. Dil yalın ama sert. Kemerle dayak yemeyi tecavüzle aynı düzlemde anlatması insanı derin bir sorgulamaya sürüklüyor. Hayat bir insana neler yaşatmış olabilir ki, kendi bedenine ve ruhuna yapılanları bu kadar sıradanlaştırabilsin? Bu noktada roman, sadece Melek’in hikâyesi olmaktan çıkıp insanın sınırlarını ve dayanma biçimlerini sorgulatan bir yere evriliyor. Melek’in yaşadığı korku ise neredeyse başlı başına bir karakter gibi. Üvey babasından korkması, ölmüş evin hanımından bile çekinmesi, insanın kendini bile unutturacak kadar kök salmış bir korkunun varlığını gösteriyor. Çıkışı göremediğinde, ışığı bulamadığında ve yol gösterecek kimse olmadığında insan, her gece tanımadığı bir adama ruhunu vermeye bile razı gelebiliyor. Ve bu, zamanla hayatın “normali” hâline dönüşüyor. Okurken ister istemez şu soruya takılıyor insan: Hepimiz hayatlarımızın bir yerinde böyle kabullenilmiş çıkışsızlıklarda boğuluyor muyuz? Melek için dışarıdan bakınca pek çok kurtuluş yolu varken, kendi hayatımıza gelince neden çoğu zaman karanlığa razı oluyoruz? Yalçın’ın bakış açısından anlatılan bölümler, romanın toplumsal yüzünü daha da görünür kılıyor. O noktada bireysel bir hikâyeden çok, toplumun ahlak anlayışı, yargıları ve ikiyüzlülüğüyle
Edebiyat & Roman
Asılacak KadınPınar Kür · Can Yayınları · 202611,8bin okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Puan vermedi·166 syf.··
2025 11. kitabı
·
21 günde okudu
·
Okunma: 22 Ekim 2025 19:32
“Görmeden önce bakarız ama görmenin anlamı bakışımızla değişir.” John Berger’in bu sözü, kitabın tüm kalbini anlatıyor aslında. Çünkü görmek, sadece gözlerimizle yaptığımız bir eylem değil; nasıl düşündüğümüz, nelere inandığımız ve dünyaya nasıl baktığımızla şekillenen bir deneyim. Berger, bize bakışımızın arkasında saklı olan anlamları fark ettiriyor. Kitabı okurken en çok, sanatın belli bir zümrenin elinde bir “elitizm malzemesi” haline gelmesine yaptığı eleştiri dikkatimi çekti. Berger, sanatın müze duvarlarının arkasına hapsedilmemesi gerektiğini savunuyor. Sanatın sokağa, insana, gündelik hayata karışması gerektiğine inanıyor. Bu yönüyle bana Banksy’yi hatırlattı — her ikisi de sanatın halkla buluştuğunda gerçek anlamını bulduğuna inanıyor. Berger’in klasik yağlı boya dönemine bakışı da çok çarpıcıydı. O dönem sanatın güzellikten çok, güç ve zenginlik gösterisiyle iç içe geçtiğini anlatıyor. Tablolarda estetikten çok “sahip olma” duygusunun öne çıkması, sanatın bir tür mülk sergisine dönüşmesi beni düşündürdü. Aslında bu durum bugün de devam ediyor; sadece biçimi değişti. Şimdi tablo yerine ekranlarımızda sergilenen, aynı gösterme arzusu. Kadınların sanat tarihinde nasıl nesneleştirildiğini anlattığı kısımlar ise en sarsıcı olanlardı. Kadınlar çoğu zaman edilgen, sadece seyredilen figürlere dönüşmüş. Berger’in “erkek bakışı”na yaptığı bu eleştiri, bugün bile geçerliliğini koruyor. Reklamlarda, sosyal medyada hâlâ aynı bakışın izlerini görmek mümkün. Kitap 70’lerde yazılmış olmasına rağmen fikirleriyle inanılmaz derecede güncel. Tüketim kültürünün, reklamların, influencer dünyasının nasıl bu kadar etkili olduğunu anlamak için Berger’in bakış açısı hâlâ çok güçlü bir rehber. Dili sade ama her cümlesiyle insanın düşünme biçimini sarsıyor. Görme Biçimleri benim
Görme BiçimleriJohn Berger · Metis Yayıncılık · 20207,6bin okunma
10/10
·432 syf.··
2025 8. kitabı
Pancar sebzelerin en keskinidir. Turp elbette ki daha ateşlidir, ama turpun ateşi soğuk bir ateştir: hoşnutsuzluğun ateşi, ihtirasın değil. Domates ise şehvetlidir; fakat onda da sualtı akıntısı gibi bir uçarılık, havailik sezersiniz. Pancarlar ise korkunç ciddidir. İşte bu giriş, sıradaki kitabım olarak “Parfümün Dansı”nı seçmemin başlıca sebeplerinden biri. Öncelikle şunu söylemeliyim: Eğer bu giriş sizi keyiflendirmediyse, pancarları sevmiyorsanız ya da “yazar saçmalamış” diye düşünüyorsanız, kitabı usulca bırakıp hayatınızdaki aşırı realist metinlere dönebilirsiniz. Kitap boyunca kokunun insanlık tarihindeki yeri ve önemi hem duyusal hem de simgesel olarak serpiştirilmiş. Hikâyede antik çağdan Pan, günümüzden Nobel ödüllü bilim adamına kadar birçok karakter var. Tom Robbins, tüm bu öğeleri mizahi ve absürt bir anlatımla ustaca birleştirmiş. Kitaptaki ölümsüzlüğü bulma yöntemleri —bandaloop dansı, nefes egzersizleri, zıt banyolar, Kamasutra— aslında bize hayatı bir şenlik gibi yaşamamız gerektiğini anlatıyor. Tutkunun hayatımızın hiçbir alanından çıkarılamayacak bir gerçek olduğunu vurgulamak için kullanılıyor. Hayat, ölüm, insanın anlam arayışı, ölümsüzlük, zamansızlık ve inanç üzerine derin sorgulamalar içeren kitapta, bedensel arzu ve tutkuların da hayatın vazgeçilmez parçaları olduğu sık sık hatırlatılıyor. Okurken sık sık gülümseyecek ve hatta bazen sesli güleceğiniz kadar abartılı bir dil sizi bekliyor. İlk başta konu bütünlüğü yokmuş gibi gelebilir; parçaları birleştirmekte zorlanabilirsiniz. Ama ısrarla bir bütün oluşturmaya çalışmayın, okuduğunuz kısmın tadını çıkarın. Kitap ilerledikçe tüm taşlar yerine oturacaktır, emin olun. Özellikle dikkatimi çeken kısımlardan biri, Pagan kral Alobar’ın döneminde Hristiyanlığın Avrupa’da yayılmaya başlaması ve
Parfümün DansıTom Robbins · Ayrıntı Yayınları · 20196,4bin okunma
Puan vermedi·104 syf.··
2025 4. kitabı
Keskin hatlar kullanmadan keskin gerçekleri aktarma sanatı… İşte Selçuk Baran’ın eserini tanımlamak için en uygun ifade bu olmalı. Bu kitap benim Selçuk Baran’la tanışma kitabım oldu ve okumaya başlar başlamaz hikâyenin içine çekildim. Kitap, Halim’in hikayesini anlatıyor. Halim, küçük bir kasabada ablasının büyüttüğü, kendi halinde, sade bir yaşam süren bir genç. Ancak şehir hayatına adım attığında, bu düzenin köleleştirici etkisiyle bir dişliye dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. İşte tam bu noktada Zekiye ile tanışıyor ve onun sayesinde hayatı paylaşmayı, sevmeyi ve bir olmayı seçiyor. Eser, beş bölümden oluşuyor ve her bir bölüm, birbirinin devamı niteliğinde kısa öyküler içeriyor. Ancak hikâyeler sadece bireysel bir hayatı değil, aynı zamanda sistemin nasıl işlediğini de gözler önüne seriyor. Kitabı okurken bir diktatörün kurduğu sistemi, bu sistemin insanları gönüllü kölelere dönüştürmek için bilinçli olarak nasıl yoksun bıraktığını ve insanların hak ettikleri şeylerin onlara bir lütuf gibi sunulmasını deneyimliyorsunuz. Bu süreçte birey, sistemin bir dişlisi haline getiriliyor. Öte yandan, hikayeyi toplumsal eleştiri boyutunun ötesinde, tamamen bireysel bir mücadele olarak da okuyabilirsiniz. Halim’in yaşam mücadelesi, var olma biçimi ve yaptığı seçimlerin hayatında bıraktığı izler, hepimizin hayatına dokunan bir gerçeklik sunuyor. Hangi perspektiften okursanız okuyun, sizi içine çeken, düşündüren ve keyif veren bir hikaye. Kesinlikle tavsiye ederim. Keyifli okumalar!
TortuSelçuk Baran · Yapı Kredi Yayınları · 20201,636 okunma
7/10
·104 syf.··
2025 3. kitabı
Alnının ortasına ateş ettim! Bu vurucu cümleyi o kadar hayatın olağan da varmış ve olması gereken, beklenen buymuş gibi anlatıyor ki yazar; işte asıl bu cümleyi derinden hissettiren bu anlatım oluyor. Kitap boyunca baş karakterimizin adım adım bu cümleyi uygulamaya nasıl geçtiğini ve bu yolun sanki herkesin sıradan doğal yaşantısıymış hissini okuyoruz. Toplumun kadın-erkek ilişkilerine, evliliğe bakışını, insanın kendinin ve çevresinin bu konudaki iki yüzlülüğünü eleştiren ve bunu yaparken olayları ve sonuçları dramatize etmeden oldukça realist ve olağan anlatan yazar, okuyucusunu tam da bu olağanlıkla alnının ortasından vuruyor. Kısa ve etkileyici bir kadın-erkek hikayesiydi, farklı bir deneyim için tavsiyemdir...
İşte Böyle OlduNatalia Ginzburg · Can Yayınları · 20222,686 okunma