Kimse bize içimizde olmayan bir sevgiyi, neşeyi, coşkuyu ya da sevinci veremiyor. Ben de içten içe ne kadar canlı duygulara sahip olsam da buna sahip olmayan birini mutlu edemem.
Ama her bilim kendine özgü bir dil estetiğine sahiptir. Beşeri olgular özleri gereği fazla hassas fenomenlerdir ve birçoğu matematiksel ölçümün dışında kalır. Onları iyi aktarmak, dolayısıyla onlara iyi nüfuz etmek için (çünkü insan söylemeyi bilemediği bir şeyi eksiksiz olarak anlayabilir mi?), büyük bir dil inceliği, [sözel tonda doğru renk seçimi] şarttır.
Tarihin ifade problemi karşısındaki kendine özgü konumu, insanlar hakkında bilgi olmasından kaynaklanır. Tarih bir “bilim” mi yoksa bir “sanat” mıdır? Büyük atalarımız 1800 civarında bu konuda uzun uzun fikir yürütmeyi severlerdi. Daha sonraları, biraz ilkel bir pozitivizm atmosferi içindeki 1890’lara doğru, metot uzmanlarının tarihsel çalışmalarda okuyucunun, bu uzmanlar tarafından “biçim” adı verilen şeye, onların aşırı buldukları bir önem atfetmesine bozulduklarını görüyoruz. [Bilime karşı sanat, öze karşı biçim:] bu kavgaların hepsinin skolastiğin münazara çuvalına atılmasında fayda var.