Yüz bir biyolojik yapıdır fakat salt bu değildir. Psikolojik, toplumsal, sosyal, kültürel, bireysel, simgesel ve tarihsel olgularda da ele alınmalıdır.
Yüzler aynı basit taslak üzerinde yapılmış sonsuz sayıda çeşitlemedir. Ona bireyselliğini kazandıran ifade, mizaç ve biçim malzemeleridir. Yüz, insan var oluşunun anlam kazandığı yerdir. Herkes onda kendiyle özdeşleşir, ad kazanır ve cinsiyet edinir. Onu bir başkasından ayıran en ufak fark, her bir yüze egemenlik, bir kimlik duygusu aşılayan yepyeni bir anlamdır. ‘İnsanın biricik yüzü onun kişisel serüveninin birickliğine karşılık verir.’ Buna karşın toplumsal ve kültürel ögeler onun biçimini ve hareketlerini belirler. Yüz dediğimiz olguyu toplumsal olarak inşa ederiz. Yüze odaklandığımızda bir kültürü ve bir coğrafyayı buluruz.
Bedenler artık kültürel alanını kaybediyor. Temsiller ortadan kalkıyor. Buna neden olan durumlar olarak estetik, makyaj endüstrisi ve filtreler örnek verilebilir. Baudrillard’ın hipergerçeklik kavramı insanın sanallaşmasıyla ortaya çıkan bir kavramdır. Ama artık öyle bir boyuta evrildik ki -modernleşmeyle beraber- sanallığın gerçekliğin yerine geçtiği, gerçeklik zemininin olmadığı bir evredeyiz. Protezleşen bedenler olgusu modernleşmeyle birlikte ilerliyor.
Portre ve fotoğraf sadece teknolojik bir gelişme olarak değil anlam dünyası ve kültürle birlikte yüzü doğrudan gösterebilecek bir malzeme hâline gelmesi modernitenin bireyi keşfiyle ilgilidir. Bu gelişmenin ardından yüze odaklanmaya, yüze dönmeye başlandı.