David Le Breton’un bu antropolojik denemesi, yüzü sadece anatomik bir organ olmaktan çıkarıp insan varoluşunun en derin simgesi, toplumsal bir inşa ve kimlik alanı olarak ele alan etkileyici bir antropoloji çalışması.
Kitap, Tanrı’nın yüzünden Musa’nın peçeli ışıldayan çehresinden, Hristiyan ikon geleneğine, Müslüman ve Yahudi betimleme yasağına değin yüzün tarihsel icadını işliyor.
Daha önce Acının Antropoloji kitabını okumuştum, yine olabildiğince spesifik bir biçimde acıyı ele almıştı, bu kitap da yüzü her bakımdan değerlendirmiş; Le Breton, yüzü ötekinin aynası, bakışın ve etkileşimin merkezi, makyajın, peçenin, maskenin hem gizlediği hem açığa vurduğu bir yer olarak inceliyor; güzellik-çirkinlik ikilisini, çağrı gücünü ve değer hiyerarşisini sorguluyor.
Le Breton, yüzü temsil ederken onu asla statik bir nesne yapmıyor; tam tersine, kültürel bir “icat” olarak, tarih boyunca hem bireysel hem kolektif anlamlarla dolu, sürekli başkalaşan bir sahne haline getiriyor. Değerini ise insanın en kırılgan gücü olarak yüceltiyor: Yüz, ötekiyle kurulan bağın, kimliğin, hatta kutsallığın ta kendisi. Fizyognomi gibi indirgeyici yaklaşımları sertçe eleştirirken onu bilimsel bir haritaya değil, incelik ve sezgiye emanet ediyor.
Oldukça entelektüel biri olduğundan, Proust’tan Daumal’a, Rembrandt’tan Dreyer’e uzanan zengin alıntılarla, edebi bir deneme tadında akıyor kitap. Okurken yüzünüze dokunmak, aynaya bakmak, hatta bir yabancının gözlerine dalmak istiyorsunuz; bunu resim çizmeye yeni başladığımda çokça yaşadığımı hatırlıyorum. Bir yüzün çizgilerini ezbere bilecek kadar baktığınızda hayretlere düşebilir insan. Güzeli çirkin çirkini de güzel bulabilir, zira bakış yüze baktıkça açılır ve dönüşür.
Velhasıl uzun uzun konuşulası bir antropolojik bir deneme. Yorucu da. Keyifli