Aslında bizim kaderimiz biz daha dünyaya gelmeden yazılmaya başlıyor. Bizi kucağına almaya hazırlanan ya da hazırlanmayan, bizi dört gözle bekleyen ya da beklemeyen evlerde açıyoruz gözlerimizi. O evde büyüyor, şekilleniyor ve bize doğru diye tanıtılan şeylere inanıyoruz. Duygularımız ise doğduğumuz evlerde şekilleniyor, güçleniyor ve yaralanıyor.
Ah bu yaralar... Kaderimizi de o evlerde aldığımız bu yaralar yazmıyor mu?
Hayri’yi görünce aslında erkeklerin de sohbetine doyum olmadığını, saatlerce devam etse bile sevenler arasında muhabbetin hiç bitmediğini öğrendim. Meğer ben de bilirmişim konuşmayı, gülmeyi, kahkaha atmayı, bir erkeğin gözlerine aşkla, sevgiyle bakmayı..."
Mutluluk da akut bir durumdur. Bir ömür boyu mutlu olamaz insanlar. Mutluluk bir kuştur, insanların omzuna bir konar, bir kalkar. Bazı insanlar çok sever bu kuşu ve onu sık sık davet eder omuzlarına. Bazıları ise bir konup bir kalkan bu kuşa kızar, ‘Madem sürekli değilsin git; ben omzumda sürekli duran bir kuş istiyorum. Kara olsun, kuru olsun ama hiç kalkmasın benim omzumdan’ derler. Onların omzuna konan kara kuru kuşlar, ölene kadar orada durur. Buraya gelenlerin çoğunun omzunda o kara kuşlar vardır. Kimi bir an önce ondan kurtulabilmek için benden yardım isterken, kiminin ödü kopar, o kara kuru kuş uçacak diye. Çünkü o kuş artık o kişilerin bedeninin bir parçası haline gelmiştir. Uçar giderse kendilerini çıplak kalmış gibi hisseder, keder olmazsa ne için, ne uğruna yaşayacaklarını bilemez, bomboş kalıverirler...