Yüzüne son dokunan benmişim gibi Hâlâ teninde biraz kokum var gibi Ben yarama tuz basar giderim, yemin ederim Sana benden sonrası, yalan dolan gibi...🎧🍺🚬
Müzik
Seccadenin Altındaki Sır: Kadim Şehrin Gizli Yarası Bugün dünyanın bir ucunda yaşanan zulmü, haksızlığı ve hiçbir günahı olmayan masumların çaresizliğini izlerken içim paramparça oldu. İnsanlığın vicdanını yaralayan o sahneler karşısında gözümden bir damla yaş süzülürken, birden kulaklarımda rahmetli dedemin o derin, insanı uzun uzun düşüncelere salan eski bir kıssası yankılandı. Sanki dedem çıkıp geldi de, "Bak evlat, dünyadaki bu sinsi oyunların, bu bitmek bilmeyen kinin kökleri nerede saklı, dinle..." dedi bana. Dedem anlatırdı... Çok eski zamanlarda, Doğu’nun kalbinde, kubbeleri göğe yükselen, sokakları ilim ve irfan kokan o kadim ve ulu şehirlerin birinde geçer ucu bugüne dokunan bu hikaye. Bilirsiniz, o devirlerde o topraklarda muazzam bir adalet ve hoşgörü anlayışı hüküm sürerdi. Savaş meydanlarında esir düşen, saraylara veya konaklara hizmetçi olarak getirilen yabancılar bile eğer ellerinden bir zanaat geliyor, yüreklerinde bir ilim ışığı taşıyorlarsa asla hor görülmezlerdi. Onları köle diye bir kenara atmaz, eğitir, liyakatine değer verir ve devletin en üst kademelerine, şifahanelerin başhekimliklerine, sarayın vezirliklerine kadar yükseltirlerdi. Hizmetçisine, kapısındaki esirine bile insan gibi değer veren, adaleti her şeyin üstünde tutan bir medeniyetin devirleriydi. İşte o dönemlerde, bu ulu şehrin mahallelerinde kendi hallerinde yaşayan, ticaretle uğraşan azınlık bir yabancı topluluk da vardı. İnançları ve canları güvence altındaydı ama ne kadar hoşgörü olsa da insanoğlunun çiğ süt emmiş tabiatında bazen fitne durmazdı. Günlerden bir gün, sokakta oynayan çocukların arasında sıradan bir kavga çıktı. Mahallenin yerli çocuklarından biri, anlık bir öfkeyle o yabancı topluluğa mensup bir çocuğu hırpaladı, ona âdeta eziyet eder gibi vurdu. Çocuk canı yana
Duygu ve Düşünce
Reklam
BOZUK DEVRAN
Yetmiş bin cana kıyanın 'Umut hakkı' var dediler Fiskeden hüküm giyenin Kurtulması zor dediler Hapı yuttu sakız çalan Manavdan göz hakkın alan, Soyulacak banka bulan Ne götürse kâr dediler Lgbt, çağdaş yaşam Çirkinleşti giyim kuşam Her pisliği bir ihtişam Sayanlara hür dediler Baba yabancı kızına Oğlan yabancı özüne Emperyalizmin sözüne Uymayana dur dediler Unutuldu Hakk'tan gelen Yüceltildi batıl yalan Ağzı pis küfürbaz olan 'Sevdiğimiz tür' dediler . Yolunu şaşırmış beşer Cami duvarına işer Bay, bayan bir evde yaşar Nikaha yok yer dediler
İki kitap, iki yolculuk
Kurtlarla Koşan Kadınlar ve Çocuklarla Koşan Kadınlar aynı göğün altında duran ama birbirine farklı yerlerden bakan iki kadın anlatısı gibidir. Biri kadının içindeki vahşi özü uyandırmaya çalışırken diğeri kadının toplum, aile ve annelik içinde parçalanan yanları görünür kılar. İlki mağaralara, masallara, arketiplere iner; diğeri mutfak ışığına, çocuk sesine yorgun omuzlara döner.. Ve fakat, birbirlerine anlatım biçimleri dışında çokta uzaklıkları yoktur esasında. Kurtlarla Koşan Kadınlar Mavisakal ve Elsiz kız masallarında zalim hükümdar ve bilinçsiz baba motifleri üzerinden kadınların hapsedilmelerini kaybolmalarını ama bu son gibi duran evrilmelerinin aslında yeni doğumları için itekleyici güç olabileceğini söyler; eğer vahşi ruh ile bağlantıları sağlamsa… Çocuklarla Koşan Kadınlar da ise vahşi ruhla bağını koparmayan kadınlar gerçeklerle anlatılır. Ayaklarınız yere basar kötü koca ve bilinçsiz baba psişelerinden çıkar gerçeğin buzlu yüzeyinde yürürsünüz. Kitap çoğunlukla başörtüsü davasının budadığı dalların sonradan nasıl “itekleyici güç”le çiçeklendiğini anlatır. Bunu yaparken çocuklu kadınları ele alması ve diğer kadınları dışarıda bırakması bir eksisi olsa da amacına ulaşan bir kitaptır. Kurtlarla Koşan Kadınlar da kim bu vahşi ruh , nedir, nerede görürüm derken karşıma Çocuklarla Koşan Kadınlar kitabı çıktı. Birbirleriyle dertleri olmayan destekleyen bu iki kitabı okumanın damak çatlatan lezzetini yaşarken uğurlamanın da hüznünü yaşıyorum.. ikisinin de mesajı net kadın olmak sahip olmak ve kaybetmek çizgisinde yürümek demek, hüznüm burada kabule dönüyor.. İki kitap da kadınlığın “doğal” değil, büyük ölçüde öğretilmiş bir performans olduğunu hissettirir. Biri bunu mitlerle anlatır. Diğeri hayatın içinden sahnelerle…Belki de bu iki kitap birlikte okunduğunda daha anlamlı olur.
Rüyalar hayat, gerçekler kabus olur
Gün gelir Yıkık bir imar Zararlı yarar Köpeklerden şiar olur. Ateşten mintan, alçaktan Sultan olur Gün gelir Meydan kahpenin Ona alkış tutan aptallar olur. Gün gelir Güneş batıdan doğar Cahillerden akıl Kasaplardan şifa dilenir, Kargalardan şiir peyda olur. Eminim, bir gün gelecek ki, Yazılar tura, çıplaklar moda, meyhaneci softa olur Pay eden zorba, naylondan baba, çocuklar kaba olur Birgün gelecek ki feryatı Ezenler basar, ezilen utanır, haklı yuhlanır Mayasında ne aranır, insanın bilmem. Ama
Çocuk Yetiştirmede Sevgi Şefkat ve Merhametin Önemi…
Yaşanmış Korkunç Bir Hikâye Işığında; Çocuk Yetiştirmede Sevgi Şefkat ve Merhametin Önemi… Caninin biri 6 kişiyi işkence ederek öldürüyor. Cinayetlerine 23 yaşında başlayan, bu cani son kurbanı yaşlı bir teyzeyi öldürdüğü gün yakalandı. Yakalanana kadar geçen 7 ay 13 günlük sürede 6 kurbanı ardında bırakan, tam bir cani psikopat. Öldürmeden önce kurbanlarının kimisinin kulaklarını kimisinin ellerini, burunlarını kesen öldürdükten sonra bile işkencelerine devam eden bir vampir… Vampir çünkü bazı cesetlerin kanını bile içmiş… İnsan aklının ve vicdanının alamayacağı derecede kötülük dolu bu cani, 23 yaşında başlıyor; 7 ay 13 gün devam ediyor işkence etmeye, öldürmeye… Sonunda yakalanarak ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırıldı. Olayları medyadan takip eden ünlü bir psikolog bu adamla görüşüp konuşturmaya karar verdi. Çeşitli hediyelerle seri katili ziyaret etti. Eğer konuşursan sana para vereceğim hapishanede rahat edersin, belki de afla çıkar rahat yaşarsın dedi. Cani sanıldığından daha akıllıydı. Dedi ki: “- Hücrede yatan adam parayı ne yapsın ki?” Psikolog hazırlıklıydı. “- Senden hiçbir talebim yok. Sadece hayat hikâyenin telif hakları benim olacak…” Buna benzer tatlı diller dökerek caniyi hayatını anlatmaya razı etti. Cani hayat hikâyesini anlatmaya başladı. “- Ben hamal bir baba ile sinir hastası bir annenin tek oğluyum. Her şeye aklım ermeye başladığında evimizde her gün tartışmalar kavgalar oluyordu. Babam eve geç ve yorgun geliyordu. Eğer annemin dediklerini getirmezse evde kıyamet kopuyordu. “- Peki, annen baban seni hiç sevmiyor muydu?” “- Ben sevginin S’sini; şefkatin Ş’sini; merhametin M’sini bile bilmem! Ne annem ne babam beni bir kere bile kucağına alıp sevmediler, bir kere bile öpüp koklamadılar. Ben 5 yaşıma geldiğim zaman yine annemle babam
Hayat ve İnsan
Reklam
Reklam