Damızlık Kızın Öyküsü, benim için yalnızca bir distopya değil; kadın bedeni ve kimliği üzerinde kurulan tahakkümün ne kadar kolay normalleştirilebildiğini gözler önüne seren çok sert, çok sarsıcı bir anlatı.
Kitapta inşa edilen sistem, kadınları birer birey olmaktan bütünüyle çıkarıp, onları yalnızca doğurganlıkları üzerinden değer gören biyolojik varlıklara indirgiyor. Okurken insanı en çok ürperten ve rahatsız eden taraf ise bu anlatının tamamen bir “kurgu” gibi hissettirmemesi. Margaret Atwood’un da sıkça belirttiği gibi, kitapta yer alan hiçbir zulüm tarihte gerçekten yaşanmamış bir şey değil. Tarih boyunca ve bugün hâlâ, dünyanın dört bir yanındaki birçok toplumda kadınların bedeni, özgürlüğü ve hayatı üzerinde söz sahibi olunmaya, sınırlar çizilmeye çalışılıyor. İşte bu yüzden Gilead, bize uzak bir gezegen kadar yabancı değil; hemen yanı başımızda yeşerebilecek bir tehlike kadar gerçek.
Kitabın başkahramanı Offred’in dışarıdan bakıldığında pasif görünmesi, edebiyatta alışık olduğumuz o geleneksel, isyankâr "kahraman" figürüne uymayabilir. Ancak bana göre bu pasiflik, maruz kalınan sistemin ne kadar devasa ve ezici bir güce sahip olduğunu gösteren en büyük kanıt. Bazı baskı düzenlerinde hayatta kalabilmek, bir gün sonrasını görebilmek için görünürde boyun eğmek gerekir. Roman bu açıdan bir kahramanlık miti yaratmaktansa, sistematik olarak bastırılmış insanların gerçek, çıplak ve savunmasız psikolojisini harika bir şekilde yansıtıyor.
Sistemin en ürkütücü, en kan donduran tarafı ise kesinlikle kadınların kadınları denetlediği o iç yapı: Teyzeler. Baskının yalnızca yukarıdan aşağıya dikte edilmediğini, bizzat ezilenler tarafından içeriden nasıl yeniden üretildiğini görüyoruz. Kadının kadına uyguladığı bu denetim mekanizması, ataerkil düzenin neden bu kadar köklü,