İki Şehrin Hikâyesi bittiğinde kitabı kapattım ama hikâye içimde kapanmadı. Tek bir duygu kalmadı geriye. Biraz umut, biraz hüzün, biraz öfke ve garip bir hayranlık… Hepsi birbirine karıştı. Sanki Dickens bana bir devrimi değil de, insanın içindeki karmaşayı anlatmış gibiydi.
En başından beri beni en çok Sydney Carton düşündürdü. Kendini sürekli değersiz gören, hayatta bir yeri olmadığına inanan bir adamdı. Ama tuhaf olan şu ki, ben onu hiçbir zaman gerçekten “ezik” biri gibi göremedim. Lucie’ye olan sevgisini dile getirirken bile onu kendinden uzak tutması, onu ne kadar ciddiye aldığını gösteriyordu. Sahip olmaya çalışmaması, ona yük olmamayı seçmesi… Bunlar kötü ya da bencil bir insanda görebileceğim davranışlar değildi. Tam tersine, çok ince, çok insanca şeylerdi. Belki de bu yüzden, daha o noktada Sydney kalbimde yer etmişti.
Kendine güveni olmayan biriydi, evet. İçindeki potansiyelin farkına bile varmadan yaşadı. Kahraman mıydı, trajik miydi, hâlâ emin değilim. Ama şunu biliyorum: Lucie kitapta umudu ve masumiyeti temsil ediyorsa, Sydney de o umudun ayakta kalabilmesi için gereken fedakârlıktı. Gürültüsüz, sessiz ama vazgeçilmez.
Herkes iyi olmaya çalışınca her şey düzelmiyor ne yazık ki. Charles Darnay bunun en iyi örneği. Atalarının kötülüklerinden uzak durmaya çalışan, doğru olanı yapmaya niyetli biriydi. Ama Fransa’ya dönüşü kimseyi kurtarmadı. Ne kendisini ne de başkalarını. Bazen iyi niyet, yanlış zamanda ve yanlış yerde, sadece daha fazla acıya yol açıyor. Onun yerinde olsaydım ben dönmezdim diye düşündüm kitabı okurken.
Masumiyet ise bu hikâyede hep çok kırılgan. Sevgiyle hayata dönen, sağduyuyu temsil eden bir baba bile geçmişin izlerinden tamamen kurtulamıyor. Bastille bedenini bırakmış olabilir ama hafızasını bırakmıyor. Yine de her şeye rağmen